küresel iklim krizi ve pandemi

COVID-19 pandemisi ile küresel iklim değişikliği arasında doğrudan bir bağ kurmak tabi ki olası değil. Ancak bu pandeminin küresel ısınmanın tehlikeli sonuçlar ürettiği bir yüzyılda karşımıza çıktığı da açıktır. Küresel iklim değişikliğine karşı tüm ülkeler nezdinde güçlü bir mücadelenin önemi de burada öne çıkıyor.

Yakın bir gelecekte insanoğlunun yeni pandemilerle karşılaşmayacağının garantisini kim verebilir? Bu tarzda bir pandemi çok daha elverişsiz şartlarda ortaya çıkabilir. Bu nedenledir ki COVID-19 pandemisi küresel iklim değişikliğine karşı mücadelenin önemini de ortaya koymaktadır.

Aşı karşıtlığı ile küresel iklim değişikliğine yönelik karşıtlık arasında yakın veya uzak bir korelasyon kurmak da tabii ki mümkündür. Ancak bu bilimsel bir kıyaslamadan çok sembolik bir anlam taşıyabilir. Çünkü aşı karşıtlığı kimi zaman kendi içinde örgütlü bir sese dönüşse de, sonuçta, bireysel bir tercih olmaktan öteye gitmiyor. Aşı karşıtları ile küresel iklim değişikliği gerçeğine karşı çıkanların kendi içlerinde homojen, yani benzeş bir kitle olduğunu söylemek de zor.

Bugün küresel iklim değişikliği mücadelesinde Avrupa kıtası özelinde AB bloku öncü bir rol üstlenmiş durumda. Aşılanmada Avrupa ile ABD arasında büyük bir duygu ve eylem farkı olduğunu görüyoruz. ABD’ nin bazı eyaletlerinde aşı karşıtlığının ileri boyutlarda olduğunu, hatta maske takma düzeyinde bile mutlak bir reddediş hali olduğunu izliyoruz. Avrupa’da ise çok yüksek bir aşılanma oranına ulaşıldığı biliniyor.

Başkanlığı döneminde aşısını yaptırmış olan Trump’ın, taraftarları arasında aşı karşıtlığının dikkat çekici bir oranda olduğu gözleniyor. Hatta eski başkan sıfatıyla yakın bir zaman önce taraftarlarına seslendiği bir mitingde “aşı olmanızı öneriyorum” sözleri yuh sesleriyle karşılaşmıştı.

Ancak Trump’ın küresel iklim değişikliğine karşı mücadele konusunda aktif bir karşıtlık sergilediği ve bu tutumunun kendi kitlesi içinde de ciddi bir taraftar bulduğu da bilinen bir gerçekti. Bu nedenledir ki, Trump ABD’yi Paris İklim Anlaşması’ndan çekmek gibi inanılması güç bir adım atmıştı.

Yeni Başkan Joe Biden’ın ABD’yi yeniden Paris İklim Anlaşması’na taraf yapan kararı imzalaması ve aşı konusunda da olağanüstü bir taraftarlık duygusu ile hareket etmesi en azından bu iki konu arasında bir paralellik kurulmasına bir ölçüde izin verebilir.

Aşı karşıtlığı neye hizmet ediyor?

aşı karşıtlığı

Mevcut aşılanma oranlarına ve aşılanma hızına bakıldığında dünya nüfusunun önemli bir kısmının aşıdan yana olduğunu kestirmek güç değil. Buradaki sorun yoksul ülkelerin aşıya erişimde adil ve eşit bir düzlemde olamaması.

Küresel iklim değişikliği gerçeği konusunda bireysel bazda bir taraftarlık oranı hesaplamak hiç de uzak bir ihtimal değildir. Küresel iklim değişikliğine karşı dünya çapında yürütülen eylemler göz önüne alındığında, ülkeler düzeyinde gösterilen kararlılığın toplumsal düzlemde de ciddi bir karşılığının bulunduğunu söyleyebiliriz.

Aşı karşıtlığının bireysel veya toplumsal düzlemde çok farklı nedenleri olduğu açık. İlk bakışta aşı karşıtlığı kişisel özgürlükler kapsamında anlayışla karşılanabilir kuşkusuz, ancak pandeminin küresel bir sorun olduğu ve aşılanmak başta olmak bireysel önlemlerin korona pandemisiyle mücadelede en etkili araçlardan biri olduğu unutulmamalı.

Küresel iklim değişikliğini ciddiye almamanın veya bu gerçeği görmezden gelmenin de pandemi konusunda olduğu  gibi birçok nedeni olabilir. Küresel iklim değişikliğini ve bunun dünyamız ve canlı yaşam üzerinde yapacağı yıkıcı ve geri dönülmez etkileri düşündüğümüzde bu konuda bireysel düzlemde bile çok daha güçlü bir eylem ve duygu birliği gerektiği açıktır.

Hiç kuşku yok ki, küresel ısınmanın da bir efsane olduğu ve gelişmiş ekonomilerin dünyanın geri kalan bölümüne bir dayatma hedefi taşıdığı yıllarca savunuldu. Ülkelerarası rekabeti ve ekonomik büyüme çabalarını  kendi aleyhlerine bozacağı gerekçesiyle iklim değişikliği mücadelesine taraf olmayı reddeden ülkelerin varlığı da bir gerçektir. COVID-19’un da yine küresel bir oyun senaryosu olduğunu savunanların sayısı hiç de az değildir.

Küresel duyarlılık artıyor

Küresel iklim değişikliğinin kısa, orta ve uzun vadede dünyayı ve canlı yaşamı tehdit eden en önemli sorun olduğu konusunda her geçen gün daha fazla bir duyarlılık oluştuğu gözleniyor.

İçinde bulunduğumuz döneme damgasını vuran koronavirüs pandemisi ise yarından çok bugünü ve içinde bulunduğumuz hayatları derinden etkileyen bir küresel sorun. Aşı çalışmaları yanı sıra korona virüsüne ve varyantlarına karşı etkili bir ilaç geliştirme çabaları da içten içe büyük bir ivme kazanmış durumda.

Pandemi şartlarında mesafeli ve maskeli yeni hayat biçimleri günlük yaşam trafiğini önemli oranda etkiliyor. Ekonomilerin, çalışma hayatlarının, tüm sektörlerin, teknolojilerin, üretim, dağıtım ve tedarik zincirlerinin, finans dünyasının ve finansman modellerinin, tatil ve seyahat davranışlarının köklü bir değişikliğe uğramakta olduğunu hep birlikte görüyoruz.

Küresel iklim değişikliğinin ilacı yok

Kuşkusuz küresel iklim değişikliğinin ilacı yok, çözüm yolları zor ve uzun vadeli. İklim değişikliğiyle mücadele 2020’li yıllarla birlikte yeni bir ivmelenme sürecine giriyor. Özellikle karbon ayak izini azaltma konusunda dünyanın dev şirketleri arasında ciddi bir yarış başlamış durumda.

Karbon emisyonları konusunda 2050 yılı, yani yüzyılın ilk yarısının bittiği ikinci yarısının başladığı bir tarih olarak sembolik bir önem taşıyor. 2050’ye 30 yıldan az bir zaman kalmış durumda. Bireysel  pencereden bakıldığında bu süre az bir zaman değil, ülkeler, kurumlar ve şirketler açısından bakıldığında ise CO2 emisyonlarını nötralize etmek açısından kısa bir süre. Çünkü enerjide, üretim  ve tedarik zincirlerinde, ulaşımda bir dizi temelli dönüşüm gerekiyor.

Su kaynaklarının geliştirilmesi, havada, karada ve denizlerde kirliliğin önlenmesi, denizlerdeki ve akarsulardaki canlı hayatın devamlılığı, ormanlar başta olmak üzere yeşil alanların korunması, toprak erozyonunun önlenmesi  gelecek kuşaklar açısından hayati önemde konular. Küresel ısınmanın birçok önemli göstergesi olsa da buzullardaki çözülme ve kutuplardaki ısı artışı en somut resim, fotoğraf olarak gözümüzde canlanıyor.

Bireysel düzeyde alınacak önlemler sonuçta okyanusta bir damla ya da sonsuz uzayda bir toz zerresi gibi algılanabilir. Ama küresel ısınmaya karşı mücadelede bireysel tavır değişikliklerini önemsiz görmek de mümkün değil.

Çok ünlü bir söylem var; “Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsanız güne önce kendi yatağınızı toplayarak başlamalısınız” şeklinde. Evet nereden başlamalı sorusunun yanıtını her birey kendi bireysel evreninde verebilir. Su kaynaklarını tasarruflu kullanmak, çevresel etkiyi, bireysel ayak izini en aza indirgemek kuşkusuz bir kişinin küresel ısınmaya artı/eksi katkısını ölçmek açısından yeterli bir kriter sayılabilir.

Kurumsal, şirketsel ve ülkeler düzeyinde ise kriterler çok daha kapsamlı ve zorlu önlemleri gerekli kılıyor. Karbon gazı salımını aşamalı olarak aşağı çekmek ve bir noktada nötr hale getirmek en önemli adımlardan biri.

Temiz enerji kaynaklarına yönelim esas oluyor

temiz enerji kaynakları

Burada hiç kuşku yok ki, temiz enerji kaynaklarına yönelim en başta geliyor. Rüzgar ve güneş enerjisi  temiz bir dünya temiz bir gelecek hedefinde tartışmasız en güçlü iki ilaç. Enerji üretiminde fosil yakıtlardan uzaklaşma hızı giderek artarken otomobil endüstrisinin artık fosil yakıtlara dayalı modellerle rekabetçi kalması beklenemez. Elektrikli araçların ve pil teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte kentsel yaşamların karbon gazı salımlarından önemli oranda kurtulacağı açıktır. AB Yeşil Mutabakatı karayolu kaynaklı emisyonların 2050 yılına kadar yüzde 90 oranında azaltılmasını hedefliyor.

Hava yollarında ise durum biraz daha farklı. 2050 yılına kadar havayolu sektörü nötr emisyon hedefi belirlese de sürdürülebilir yakıt (SAF) konusunun gelişimi yanı sıra havaalanlarında sunulan hizmetlerde ve kullanılan teknolojilerde  de karbon ayak izinin aşağı çekilmesi hedefleniyor.

Paris iklim Anlaşması’nın önemi

Paris İklim Anlaşması

Hiç kuşku yok ki, gerek korona aşıları gerekse küresel iklim değişikliği mücadelesi siyaset üstü, ülkeleri aşan ve uluslararası arenada en yüksek kabulle yürütülmesi gerek konular. 2015’te imzalanan ve Türkiye’nin de taraf olduğu Paris İklim Anlaşması küresel iklim değişikliğine karşı mücadelede en güçlü uluslararası platform. Küresel ısı artışını sanayileşme öncesi seviyelere indirmek ve bu artışı 2 derece ve mümkünse + 1.5 derece ile sınırlamak Paris Anlaşmasının özünü oluşturuyor.

Bu hedefe uygun olarak her ülkenin kendi emisyon hedefini belirlemesi ve bu hedefleri aşmaması ayrı bir önem taşıyor. Hiç kuşkusuz Paris İklim Anlaşması hiçbir taraf ülkeye emisyon hedefi veya yıl konusunda bir zorlayıcı hüküm içermiyor. Bu tümüyle ülkelerin kendi bağımsız inisiyatifine bırakılmış durumda.

Avrupa Yeşil Mutabakatı daha bağlayıcı

Avrupa Birliği’nin 2019 sonunda imzaladığı Green Deal-Yeşil Mutabakat ise çok daha bağlayıcı görülebilir. Üye ülkeler kadar AB ile ilişki ve işbirliği içinde olan tüm ülkeleri de dolaylı ve doğrudan etkileyen bir çerçeve çiziyor. Böyle bakıldığında AB’nin ve özellikle de Almanya’nın küresel iklim değişikliği mücadelesinde öncü bir rol oynamakta olduğu söylenebilir.

Avrupa Yeşil AnlaşmasıEn son olarak İngiltere’nin de AB sonrası dönemde bağımsız bir inisiyatif olarak Yeşil Plan başlığı altında yeni bir strateji  belirlemesi önemli bir adım. İngiltere 2050 yılına karbon nötr bir ülke olarak girmeyi hedefliyor. İngiltere karbon emisyonlarını 1990 yılı düzeyine kadar düşürmüş durumda. Kömüre dayalı elektrik santralleri de 2025 yılında tümüyle devre dışı kalacak.

İngiltere’nin de kendi yeşil planını açıklamasıyla Avrupa kıtası küresel iklim değişikliği mücadelesinin odağına yerleşmiş durumda. ABD’nin yeni dönemde izleyeceği aktif politika hiç kuşkusuz temiz bir dünya hedefi ve küresel iklim değişikliğine karşı mücadelenin başarısı için büyük önem taşıyacak.

100 yıldan az bir zamanda denizler, yemyeşil akan ırmaklar nasıl kirlendi, göller nasıl kurudu, canlı hayatın kaynağı bol oksijenli atmosferi karbondioksit emisyonlarıyla nasıl bu hale geldi, içilebilir su kaynakları nasıl azaldı, buzullar nasıl eridi, bildiğimiz havalar, bildiğimiz yağmurlar nasıl bu kadar değişti, yemyeşil ormanlar nereye gitti, şehirler nasıl böylesine betonlaştı, ekilebilir topraklar nasıl kaybedildi ve çoraklaştı, meyve yüklü ağaçlar nereye gitti? Sorular çok, yanıtları daha da çok.

2050’ye 30 yıldan az var. Bugün karbon ayak izimizi bir adım daha azaltmanın zamanı. Yarın bir adım daha.

Önceki İçerikZorlu Enerji Karadağ’da 15 adet şarj istasyonu kuracak
Sonraki İçerikYusuf Günay 3S Kale Enerji Yönetim Kurulu üyeliğine atandı

Bir Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz