KÜRESEL iklim değişikliğiyle mücadeleyi amaçlayan Paris İklim Anlaşması 2016 yılı kasım ayında imzalandı. 194 ülke tarafından imzalanan anlaşma karbon emisyonlarını azaltma konusunda hedefler belirledi. Ancak bu hedeflerin ülkelerin niyet beyanlarına göre şekillenmesi ve hedeflerin gerçekleşmemesi durumunda herhangi bir yaptırım öngörmemesi eleştiri konusu olmaya devam ediyor. Türkiye de Paris Anlaşması’na imza atarak, iklim değişikliğiyle mücadele konusunda iyi niyetini ortaya koymuş durumda. İş Dünyası ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği (SKD) Başkanı Canan Ercan Çelik, Türkiye’nin ulusal katkı beyanını Eylül 2015’de sunduğunu belirtiyor. Ancak Çelik, imza atmış olsa da anlaşmaya taraf olmayarak Türkiye’nin 2030’a kadar yapılacak müzakerelerde söz sahibi olamayacağına dikkat çekiyor. Özel sektör olarak bu konudaki görüşlerini çeşitli platformlarda dile getirdiklerini belirten Çelik, gelinen noktada Türkiye’nin anlaşmaya taraf olması ve yalnız ülke konumundan kurtulmasının büyük önem taşıdığını savunuyor. Türkiye’nin kalkınma planlarını hedefle uyumlu şekilde hazırlaması ve gerekli politika ve mevzuat değişikliklerini yapması gerektiğini dile getiren Çelik’e göre, iklim değişikliğiyle mücadele etmek isteyen bir ülkenin kömür yatırımlarını desteklemeye yönelik mevzuat oluşturması ortaya konan niyete aykırı bir durum teşkil ediyor. Türkiye’nin karbon emisyonlarının gelişmiş ülkelere göre daha düşük olmasına rağmen çok hızlı bir artış yaşandığını vurgulayan Çelik bu nedenle 2017 İklim Değişikliği Performans Endeksi’ndeki notunun zayıf olduğunu ifade ediyor. Çelik, “Bu endekste de Türkiye’nin kömür yatırımları eleştiriliyor” diyor.
SKD Başkanı Canan Ercan Çelik, Türkiye’nin sürdürülebilirlik alanında geldiği aşamayı, özel sektörün çalışmalarını, bu alandaki eksikleri, çevre yatırımlarını, iklim değişikliğiyle mücadele konusundaki küresel ve ulusal tutumu tüm yönleriyle Yeşil Haber’e anlattı.

Türkiye sürdürülebilirlik alanında ne durumda?
Tüm dünya ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de ekonomik büyümeyi sağlarken sürdürülebilir kalkınma temelinde hareket edebilmek kritik bir önem taşıyor. SKD olarak her zaman sürdürülebilir olmayan bir kalkınma modelinin uzun vadeli, kapsayıcı, çevre ve toplum dostu olamayacağını dile getiriyoruz. Türkiye bu anlamda son yıllarda gelişme kaydetti. Gerek kamu planlaması ve faaliyetleri gerekse özel sektör açısından bir dönüşümün başladığını söyleyebiliriz.
Ancak sürdürülebilirlikle ilgili farkındalığın daha da derinleşmesi ve tüm planlama ve iş süreçlerinin bu farkındalıkla paralel şekilde adeta yeniden tasarlanması gerekiyor. Dünya öyle bir noktada ki ne hükümetlerin ne de iş dünyasının mevcut anlayış ve iş yapış şeklinde devam etme şansı var.

Türkiye’nin ne yapması gerekiyor?
Dünya tarihinde ilk defa çok geniş kesimlerin uzlaşı sağladığı, taraf olduğu, ortak bir zeminde buluştuğu çok taraflı anlaşmalara, belgelere, beyanlara şahit olduğumuz bir dönemdeyiz. BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, Paris Anlaşması buna en güzel örnekler. Böyle bir dönemde Türkiye gibi ekonomisi büyüme gösteren, gelişmekte olan bir ülkenin sürdürülebilirlikle ilgili fırsatları değerlendirmesi, riskleri gözetmesi ve uzun vadeli planlamalar yapması gerekiyor.
Şu an için yolun başında olduğumuzu söyleyebiliriz fakat doğru stratejilerin benimsenmesi ve kamu, iş dünyası, akademi ve STK’lar arasında etkili bir işbirliğiyle bu yolda hızlı bir ivme yakalayabiliriz. Şu an sürdürülebilirliğin ana çerçevesini oluşturan BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri bağlamında Türkiye’ye kamu tarafından bakarsak; özellikle açlık ve yoksulluğun engellenmesi, temiz suya erişim, enerjiye erişim, sağlık yatırımları, ekonomik büyüme gibi başlıklarda oldukça hızlı bir ilerleme sağlandığını görebiliriz.

Hangi alanlarda geri kaldık?
Bununla birlikte; iklim değişikliğiyle mücadele, sosyal içerme, toplumsal cinsiyet eşitliği, sanayi altyapısı, inovasyon, sürdürülebilir şehirler, sudaki ve karadaki yaşam başlıklarında aynı ilerlemeyi henüz gösterememiş durumdayız. Bu nedenle 2016’da SKH’ler konusunda 34 OECD ülkesi arasında 33’üncü, İnsani Gelişmişlik Endeksi’nde 188 ülke arasında 72’nci ve Çevresel Performans Endeksi’nde 180 ülke arasında 99’uncu sırada yer aldık. Bu endeksler kamu politikaları açısından çok önemli göstergeler.
Özel sektör açısından baktığımızda ise özellikle uluslararası şirketlerin Türkiye faaliyetleriyle öncü oldukları bir sürdürülebilirlik farkındalığı sürecinden bahsedebiliriz. Son yıllarda iş dünyamız sürdürülebilir kalkınma gündemini yakından takip ediyor hale geldi. SKD gibi platformlarda bir araya gelerek bilginin ve iyi uygulamaların paylaşılması, yaygınlaştırılması konusunda kaydadeğer çalışmalar yürütüyorlar. Birçok şirkette sürdürülebilirlikle ilgili çalışan birimler kuruldu. Şirketlerin artık yalnızca kendi üretimini veya faaliyetini devam ettirmekle kalmayıp bunu yaparken çevre, birey ve toplumla ilgili de değer yaratmak amacını taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kurumsal sosyal sorumluluk projeleriyle başlayan süreç, sürdürülebilirliğin temel strateji olarak benimsenmesi noktasına doğru ilerliyor.

Sürdürülebilirlik Endeksi’nde 1 tane Türk şirketi var…
Özel sektörün küresel anlamda yerini anlayabilmek için yine küresel endekslere bakmak gerekiyor. Küresel Rekabet Endeksi Raporu’na göre Türkiye bu yıl 4 basamak gerileyerek 140 ülke arasında 55’inci sırada yer aldı. Bunda özellikle kaynak verimliliği, inovasyon ve sanayi altyapısı gibi unsurlar etkili oldu. Günümüzde artık uluslararası yatırımcılar ve fon kaynakları bu endekslerin sonuçlarını referans alarak planlamalarını yapıyorlar. Dolayısıyla Türk şirketlerinin bu endesklerdeki yeri çok önemli. Bunlardan biri Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksi (DJSI). Her yıl dünya genelinde 3500’den fazla şirketi değerlendiren DJSI’a 2016’da giren 95 şirketten yalnızca 1 tanesi Türkiye’den. Şirketleri sürdürülebilirlik konusunda belli ilkelere göre taahhüt vermek yoluyla uluslararası bir çatı altında bir araya getiren BM Küresel İlkeler Sözleşmesi (UN Global Compact) tarafından her sene yapılan Global Compact 100 Endeksi de önemli bir gösterge. 2015’te bu endekste yer alan Türk şirket sayısı 1. Sürdürülebilirlik konusunda iklim değişikliğiyle mücadele dünya gündeminin en üst sırasında yer alıyor.

CDP raporunda 2 Türk şirketi var…
Bu anlamda CDP tarafından hazırlanan İklim Değişikliği Raporu şirketlerin bu konudaki performansına dair önemli veriler sunuyor. CDP’nin 2016 raporunda küresel ölçekte başarılı performans gösteren 193 şirket arasında Türkiye’den 2 şirket yer alıyor.
Bu veriler gösteriyor ki, gerek kamu sektörü gerekse iş dünyası açısından sürdürülebilirlik yolculuğunda henüz olmamız gereken yerde değiliz. Kaynak verimliliği, maliyet azaltımı, finansal kaynakların zenginleştirilmesi (dış fon, yatırım), kurumun itibarı, marka değeri gibi birçok boyutu kavrayan sürdürülebilirlik, elbette uluslararası rekabet edebilirliği de artırarak ülke ekonomisine büyük ve uzun vadeli bir katkı sağlıyor. Bu nedenle Türkiye ekonomisinin daha sürdürülebilir bir şekilde kalkınması için bu perspektif ışığında hareket edilmesi gerekiyor.

Hangi sektörlerde sürdürülebilirlik çalışmaları ve farkındalık yüksek?
Yapılan araştırmalar gösteriyor ki sürdürülebilirlik konusunda en hızlı strateji geliştiren sektörlerin başında finans ve telekomünikasyon geliyor. Bu iki sektör özellikle sosyal kapsayıcılık alanında yürüttükleri çalışmalarla kısa sürede somut etkiler yaratabiliyorlar. Bunun dışında, enerji sektörü yenilenebilir enerji yatırımları yoluyla en başta iklim değişikliğiyle mücadele boyutuna önemli bir katkı sağlayabilir. Tarımsal alanda da çalışmalar başladı. Gıda sektöründeki gelişmeler de dikkat çekici.

Türk özel sektörü genel olarak bu alana ne kadar önem veriyor?
Türk özel sektörünün son yıllarda konuyla ilgili farkındalığı giderek artıyor. REC Türkiye (Bölgesel Çevre Merkezi) tarafından 2016’da sonuçları açıklanan İklim Değişikliği CEO Algı Araştırması buna dair önemli veriler sunuyor. Araştırmaya katılan 54 şirketin %39’u sürdürülebilirlik departmanı kurduğunu, %56’sı sürdürülebilirlik raporu yayınladığını, %67’si operasyonlardan kaynaklanan çevresel etkisini yönetmeyi ve su ve enerji tüketimleri ile atık maddelerinin azaltılmasını amaçladığını belirtiyor. Katılımcıların iklim değişikliği hakkında farkındalık seviyeleri %91 olarak ortaya çıkarken %69’unun KPI’lar aracılığıyla şirketin iklim değişikliğine etkisini ölçtüğü ifade ediliyor.

Yatırım anlamında tutumu nedir?
Yatırım anlamında da Türkiye’de iş dünyasının enerji verimli iş süreçleri tasarlanması, kaynak tasarrufu sağlanması, daha çevre ve insan dostu ürün ve hizmetler sunulması konusunda önemli bir aşama kaydettiğini söyleyebiliriz. Bununla birlikte, sadece şirket yönetim kademelerinde değil çalışanlarda da farkındalık yaratılmasına yönelik etkili çalışmalar gerçekleştiriliyor.
Şirketlerin konuya verdiği önemi şu verilerden de anlayabiliriz: SKD, Türkiye’de sürdürülebilirliği odağına alan ilk ve tek iş dünyası derneği olarak 2004’te kurulduğunda 13 üyesi vardı. Bugün bu sayı 56 ve hızla artmaya devam ediyor. Üyelerimiz 19 farklı sektörü ve Türkiye GSMH’sinin 3’te 1’ini temsil ediyor.

Dünya ile kıyasla yeterli buluyor musunuz?
2013’te SKD işbirliğiyle hayata geçirilen Borsa İstanbul Sürdürülebilirlik Endeksi her yıl daha fazla şirketin katılımıyla büyüyor. Endekste ilk yıllarda 30 şirket varken 2015’te bu sayı 50’ye yükseldi. 2017’de ise değerlemeye tabi tutulan şirket sayısı 100’e yükselecek. Endekse katılan şirket sayısının artması, şirketlerin sürdürülebilirlikle ilgili böyle bir platformda yer almayı ve performanslarını şeffaf bir şekilde paylaşmayı önemsediklerine iyi bir örnek teşkil ediyor. Türkiye’den UN Global Compact imzacısı olan şirket sayısı bugün itibarıyla 76. Bu şirketlerin insan hakları, çalışma standartları, çevre ve yolsuzlukla mücadele başlıklarında 10 ilkeyle ilgili taahhütte bulunduklarını düşünürsek bu sayının her yıl artmasının önemini daha iyi okuyabiliriz.

İş dünyası değer ve refah yaratmaya önem veriyor…
Sürdürülebilirliğin alt başlıklarıyla ilgili göstergeler de bize fikir veriyor. Örneğin Türkiye’de Kadının Güçlenmesi Prensipleri (WEPs) imzacısı şirket sayısı 99’a ulaştı ve Türkiye, en fazla WEPs imzacısına sahip 3’üncü ülke konumunda. Şirketlerin sürdürülebilirlik konusundaki performanslarını göstermek ve şaffaflık anlamında son derece önemli olan sürdürülebilirlik raporlaması da giderek daha fazla ilgi görüyor. Şubat ayında Entegre Raporlama Türkiye Ağı’nın SKD olarak bizim de kurucu ve sekretarya olarak yer aldığımız bu platformun iş dünyasının öncü kurumları tarafından hayata geçirilmesi yine güzel bir örnek. Türkiye’de raporlama yapan şirket sayısının giderek arttığını görüyoruz. GRI G4 bazında rapor hazırlayan şirket sayısı bu yıl 75’e ulaştı. Entegre rapor yayınlayan şirket sayısı da her gün artıyor.
Kısacası iş dünyası artık sadece ekonomik anlamda kar sağlamaya değil, aynı zamanda değer ve refah yaratmaya da son derece önem veriyor. Bu bilincin daha da yaygınlaşması, her sektörde ve her büyüklükteki şirkette sürdürülebilirliğin temel strateji olması gerekiyor.

Sürdürülebilirlik çalışmaları kurum ve şirketlere ne fayda sağlıyor?
Sürdürülebilirlik, kısa vadeli getirileri olan planlamalar yerine uzun vadeli risk ve fırsatları gözetmeyi gerektiren bir strateji oluşturmayı gerektiriyor. Bugün küresel iş dünyasında, sürdürülebilirliğin temel strateji olarak kabul edilmesi yolunda önemli gelişmeler yaşanıyor. İş dünyası, kamu işbirliğinde uyum ve geliştirme çalışmalarını hızla ileri taşıyor. Günümüzde şirketler kadar tüketiciler de çevrenin korunması ve topluma fayda sağlanması konularına önem veriyor. Faaliyetlerinde sürdürülebilir olmayı başaran, kaynakları tüketmek yerine geliştiren şirketlerin rekabet güçleri, itibarları ve marka bilinirlikleri artıyor. Bu şirketler finansman olanaklarına daha kolay ulaşabiliyor, yatırımcıların daha fazla ilgisini çekiyor, piyasa değerleri daha yüksek oluyor. Kaynakların verimli kullanılması sonucunda maliyetleri azalıyor. Riskleri daha doğru yöneterek, risk olan alanları fırsat haline dönüştürebiliyorlar. Şirketler yenilikçi bir yaklaşım kazanıyorlar. Kanun ve yönetmelik gibi zorunlulukların beklentilerine hızlı bir şekilde cevap verebiliyorlar.

Şirketler lider olma fırsatını elde ediyor…
Bugün sürdürülebilir iş demek en sade anlatımıyla iyi iş demek. Dolayısıyla bir şirketin sürdürülebilirliği benimsemesi şirketin ekonomiye olduğu kadar çevreye, doğaya, topluma da katkı sağladığına işaret ediyor. Maliyetlerini azaltmak, kaynak verimliliği sağlamak gibi uzun vadeli getirilerin yanı sıra sürdürülebilirlik bir şirketin toplum ve bireyler tarafından da kabul görmesini sağlıyor.
Günümüzde bunların da ötesinde şirketlerin, sürdürülebilir kalkınma konusunda itici güç olmak için en güçlü imkanlara sahip aktörlerden biri olduğu herkesin üzerinde hemfikir olduğu bir olgu. Dolayısıyla şirketlerden tabiri caizse işi dönüştürerek dünyayı değiştirmesi, öncü olması beklentisi var. Şirketlerin sürdürülebilirlikle ilgili rolü hiç olmadığı kadar büyük ve bu da köklü değişimleri, yenilikleri gerektiriyor. Bu yolda kendi iş süreçlerini değiştiren şirketler lider olma fırsatını elde ediyor ve bunun getirileri şirketlerin tahminlerinin de ötesinde oluyor.

4 sektörde 12 trilyon dolar artı değer ve 380 milyon istihdam
BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ve iş dünyası ilişkisine bakarsak, iş dünyası olmadan hedefler tam anlamıyla gerçekleşemez ve bu hedefler çerçevesinde ilerlemeyen şirketler de sürdürülebilir olamaz. Bu ilişkiyi iyi kavramak gerekiyor. Ocak 2017’de yayınlanan “Better Business, Better World” raporuna göre, 2030’a kadar SKH’leri gerçekleştirmek, özellikle 4 sektörde en az 12 trilyon dolar artı değer ve 380 milyon yeni istihdam yaratacak. Bu sektörler; tarım, şehirler, enerji ve malzeme, sağlık ve iyi yaşam. Sürdürülebilirliği ekonomik, sosyal ve çevresel boyutlarıyla, bütüncül olarak ele alan şirketlerin bu muazzam fırsatı en iyi şekilde değerlendireceğini söyleyebiliriz. Sadece cinsiyet eşitliğini uygulamak bile bir şirkete, kendi sektöründe aynı koşullarda faaliyet gösteren ve cinsiyet eşitliğini benimsememiş başka bir şirkete göre çok daha fazla kar sağlıyor.

Eşitlikçi şirketler neden karlı?
McKinsey tarafından 2016’da gerçekleştirilen “Women Matter” araştırmasında; iki şirketten eşitlikçi olanın diğerine göre %41 daha yüksek bir özsermaye karlılığı sağladığı belirtiliyor. CDP tarafından 2014’te gerçekleştirilen ve S&P 500 şirketlerinin analiz edildiği araştırmada; iklim değişikliği konusunda liderlik gösteren şirketlerin yatırım karlılığının diğerlerine göre %18 daha yüksek olduğu ve karbon emisyonlarını azaltmaya yönelik aksiyonlar gerçekleştiren şirketlerin yatırım karlılığının ise diğerlerine göre %67 daha fazla olduğu ortaya konuldu.
PwC tarafından küresel çapta yapılan bir araştırma ise şirketlerin %92’sinin SKH’ler konusunda farkındalığının olduğunu fakat yalnızca %13’ünün bununla ilgili uzun vadeli bir planlama içerisinde olduğunu söylüyor. Bu hedefleri uygulamaya başlayan şirketlerin çok ciddi bir rekabet avantajlarının olacağı kesin.

Karbon emisyonu azaltımında hangi aşamadayız?
Aralık 2015’te yapılan Paris İklim Zirvesi ve Kasım 2016’da yürürlüğe giren Paris Anlaşması, anlaşmaya imza atan 194 ülke açısından karbon emisyonlarını azaltma konusunda hedefler belirledi. Fakat bu hedeflerin ülkelerin niyet beyanlarına göre şekillenmesi ve hedeflerin gerçekleşmemesi durumunda herhangi bir yaptırım öngörmemesi tüm kesimler tarafından yoğun bir şekilde eleştirildi. Türkiye Paris Anlaşması’na imza atmış olsa da henüz taraf olmadı. İklim değişikliğiyle mücadele konusunda müzakereler ve bunlara bağlı olarak planlamalar kamu eliyle yürütülüyor. Türkiye ulusal katkı beyanını Eylül 2015’te sundu. Fakat taraf olmadığı için 2030’a kadar yapılacak olan müzakerelerde söz sahibi de olamayacak. Bu süreçte özel sektör olarak bizler de görüşlerimizi çeşitli platformlarda dile getiriyoruz.

Kömür yatırımlarının desteklenmesi niyete aykırı…
Gelinen noktada Türkiye’nin anlaşmaya taraf olması ve yalnız ülke konumundan kurtulması büyük önem taşıyor. Bununla birlikte, kalkınma planlarımızın da bu hedefle uyumlu bir şekilde hazırlanması, gerekli politika ve mevzuat değişikliklerinin yapılması gerekiyor. Örneğin, iklim değişikliğiyle mücadele etmek isteyen bir ülkenin kömür yatırımlarını desteklemeye yönelik mevzuat oluşturması ortaya konan niyete aykırı bir durum teşkil ediyor. Bu konularda düzenlemeler gerekiyor. Bu politika ve mevzuat zemini sağlandığında iş dünyası halihazırda yürüttüğü karbon emisyonu azaltma çalışmalarını ve çevre yatırımlarını çok daha hızlı bir şekilde artıracaktır. Şu an için Türkiye’nin iradesinin bu konuda net olarak ortaya konmaması iş dünyasını özellikle uzun vadeli planlama yapmaktan alıkoyuyor ve rekabet edebilirlikle ilgili endişe yaratıyor.

Karbon emisyonları düşük ama çok hızlı artıyor…
2017 İklim Değişikliği Performans Endeksi (CCPI), Paris Anlaşması’nın yürürlüğe girmesiyle birlikte dünya genelinde yenilenebilir enerji ve enerji verimliliğinde bir ivme yaşandığını ortaya koyuyor. Endekste Türkiye 51’inci sırada yer alıyor ve karbon emisyonlarının gelişmiş ülkelere göre daha düşük olması fakat emisyonların çok hızlı artış gösteriyor olması nedeniyle notu “çok zayıf”. Bu endekste de Türkiye’nin kömür yatırımları eleştiriliyor.
CDP’nin 2016 Türkiye raporunda ise, iklim değişikliğiyle mücadele konusunda hedef belirleyen şirketlerin oranının %41’e yükseldiği belirtiliyor. Raporda CDP’ye yanıt veren 50 şirketten %85’inin en az bir emisyon azaltım inisiyatifi belirlediği ve emisyon azaltım hedefi koyan şirketlerin oranının %79 olduğu belirtiliyor. Bununla birlikte, şirketlerin %62’sinin emisyon rakamlarının geçen seneye oranla arttığı ifade ediliyor. Türkiye’den toplam 9 şirket CDP raporunda A ve A- bandında yer alıyor.
TÜİK’in 2016 sonunda yayınladığı Çevresel İstihdam, Gelir ve Harcama İstatistiklerine göre, 2015’te 25,9 milyar lira, yani GSYİH’nin %1,3’ü tutarında çevresel harcama gerçekleşti. Toplam çevresel harcamaların %78,1’i kamu sektörü, %21,9’u ise özel sektör tarafından gerçekleştirildi. Bu harcamaların yalnızca %32,4’ü yatırım harcamaları. Bu veriler de gösteriyor ki, çevresel yatırımlar konusunda olması gereken yerde değiliz ve özel sektörün bu alanda teşvik edilmesi gerekiyor.

Maliyetlerin giderek düşmesinin etkisi ne olur?
Sürdürülebilirliğin yüksek maliyetler yaratan ve bu nedenle de şirketlerin rekabet edebilirliğini azaltan faaliyetler gerektirdiği gibi yanlış bir algı vardı. Son yıllarda yapılan araştırmalar gösterdi ki sürdürülebilirlik, sanılanın aksine, kaynak verimliliği, uzun vadeli planlama, bütüncül bakış açısı sayesinde birçok riski ve fırsatı gözetebilme, toplumla ve paydaşlarla etkin iletişim ve işbirliği fırsatı gibi nedenlerle aslında maliyetlerde oldukça önemli bir azalma sağlıyor. Sürdürülebilirliği hedef olarak belirlemiş küresel ekonomik aktörlerle rekabet edebilme şansı vermesi ve yeşil finans kaynaklarına erişim gibi birçok avantaj sağlaması yoluyla da şirketler için karlı bir strateji haline geliyor.

Döngüsel ekonomi, sıfır atık fikrine dayanıyor…
Son birkaç yıldır ise çok daha yeni bir konu gündemde. SKD olarak bizim de 2016 itibariyle dikkat çekmeye çalıştığımız bu konu ‘döngüsel ekonomi’. Ürün ve hizmet süreçlerini sürdürülebilirlik stratejisi çerçevesinde dönüştüren, iş yapış biçimlerini yeniden tasarlayan şirketlerin karlılığını ve kolektif anlamda da tüm ekonominin sürdürülebilir büyümesini sağlamak için bir üst seviye diyebiliriz döngüsel ekonomi için. En basit şekliyle bir şirketin üretim fazlasının başka şirketler tarafından üretim girdisi olarak kullanılması, bu sayede daha az doğal kaynak kullanılan ve sıfır atık yaratılan bir üretim sistemi oluşturulması fikrine dayanıyor. Böyle bir ekonominin kurulması, maliyetleri son derece düşürecektir. Ellen McArthur Foundation 2016 verilerine göre; döngüsel ekonomiye geçildiği takdirde 2030’a kadar 1,8 trilyon euro toplam fayda yaratılabilir. Bu durumda karbon emisyonlarının da aynı sürede yarı yarıya azaltılabileceği tahmin ediliyor.

Teknoloji ve inovasyon süreci hızlandırıyor…
Döngüsel ekonomi gibi yenilikçi sistemlerin hayata geçirilmesini mümkün kılan en önemli araç tabii ki teknoloji ve inovasyon. Son hızla ilerleyen teknolojinin sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşmak amacıyla kullanılması, tüm dünya ülkelerinin ekonomik olarak büyürken doğal kaynakları daha az tüketmesini, toplumun daha fazla kesimini kapsamasını, en nihayetinde daha işbirlikçi, daha adil ve çevreyle, toplumla, gezegenle daha barışık bir düzene doğru evrilmesini sağlayacaktır. Bu nedenle, teknolojinin yaygınlaşması ve sürdürülebilirliğe hizmet etmesi bu yolculukta olmazsa olmazlardan biri.

Materials Marketplace projesini Türkiye’ye getirdik…
SKD olarak buradan yola çıkarak hem döngüsel ekonomi hem de Yeni Teknolojiler/ İnovasyon başlıklarında çalışma grupları kurduk. Döngüsel ekonomi alanında Davos’ta ödül almış uluslararası bir proje olan Materials Marketplace’i 2016’da Türkiye’ye getirerek öncü bir adım attık. Bu platformun hayata geçirilmesiyle ilgili kamu kurumlarıyla yakın görüşmelerimiz devam ediyor. İnovasyon ve sürdürülebilirlik ilişkisine dikkat çekmek ve iş dünyasında bu konudaki iyi uygulamaları paylaşarak yaygınlaştırmak amacıyla da 2 yılda bir İnovatif Sürdürülebilirlik Uygulamaları Yarışması düzenliyoruz. Bu yıl 3’üncüsünü düzenleyeceğimiz yarışmaya ilgi her geçen yıl artıyor. Bu yarışmaya özellikle KOBİ’lerin de katılmasını teşvik ederek inovatif sürdürülebilirliğin büyüklüğünden bağımsız olarak tüm şirketlerin uygulayabileceği bir strateji olduğuna vurgu yapıyoruz.

Önceki İçerikAkenerji’nin Egemer santraline performans yazılımı
Sonraki İçerikDereköy HES, 4 iptal davasına rağmen inşaatını bitirmek üzere

Bir Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz