kömürden çıkış

Orman yangınlarıyla geçen sıcak bir yazın ardından soğuk bir kış geçiriyoruz. Üşüyoruz, kesintiler ve faturalarla boğuşuyoruz.  Kısacası enerji temininde temiz, güvenilir ve düşük maliyetli erişimden oluşan üçlü sac ayağının zorlandığı bir dönemden geçiyoruz.

Kimi uzmanların 1970’lerdeki enerji krizleri ile kıyasladığı böyle bir dönemde doğal olarak mevcut sisteme ve ihtiyaçlara yönelik sorularımız artıyor. Örneğin, ısınmak ve kısmen de elektrik üretimi için kullandığımız, büyük ölçüde dışa bağımlı olduğumuz doğal gaz ve kömür gibi yakıtlar vazgeçilmez mi? Onlar olmadan yaşamımızı sürdürebilir miyiz? Veya onları yurtiçinden temin edebilsek, düşük fiyatlarla konutların ve sanayinin kullanımına sunsak enerji sorunumuzu daha güvenli bir şekilde çözemez miyiz? Sacayağının “temiz” kısmını en azından bir süreliğine arka plana atmak gerekebilir mi?

Yalnız Türkiye’yi değil enerji ithalatçısı tüm ülkeleri etkileyen krizin hemen öncesinde dünya ülkeleri iklim felaketini önlemek için COP 26 toplantısında bir araya gelmiş, önümüzdeki 30 yıl içinde karbon salımlarını sıfırlamak için taahhütlerde bulunmuştu. Toplantı öncesinde Türkiye de Paris İklim Anlaşması’nı onaylayarak 2053 yılına kadar karbon nötr olma hedefi açıklamıştı. Bugün bulunduğumuz noktada toplam karbon salımının yüzde 90’ını gerçekleştiren 135 ülke bu salımları sonlandırmayı taahhüt ediyor. Böylece fosil yakıt kullanımının ağırlıkta olduğu mevcut enerji sisteminden yüzde 100 yenilenebilir veya karbonsuz enerjiye geçişi öngören yeşil dönüşüm temel gelecek vizyonu haline geldi.

Elektrik üretiminde yüzde 100 yenilenebilir enerji mümkün

yüzde 100 yenilenebilir enerji

Yeniden sorularımıza dönersek öncelikle şu saptamayı yapmak gerekiyor. İklim değişikliğinin felakete dönüşmesini engelleyebilmek için ortalama yeryüzü sıcaklık artışının bu yüzyılın sonunda sanayileşme öncesine kıyasla 1,5 dereceyi aşmaması gerekiyor. Oysa ortalama sıcaklık artışı şimdiden 1,2 dereceye ulaştı yani dönüşüm için fazla zamanımız kalmadı. Kısa dönemde öncelikle elektrik üretiminde sonra da ulaştırma ve ısıtmada fosil yakıt bağımlılığını hızla azaltmamız, yüzyıl ortasına kadar da kullanımı asgari düzeye indirmemiz şart. Son 20 yıldaki gelişmeleri değerlendirdiğimizde, yenilenebilir kaynaklara dayalı güvenli bir enerji sistemine erişmenin teknolojik ve ekonomik açıdan mümkün olduğunu görüyoruz.

2000’li yılların başından bu yana elektrik üretim maliyetleri başta güneş ve rüzgar enerjisi olmak üzere tüm yenilenebilir enerji kaynakları için çok hızlı bir şekilde azaldı. Türkiye için güneş ve rüzgardan elektrik üretmek artık kömür ve doğal gaza kıyasla daha düşük maliyetli ve maliyet düşüşünün özellikle güneş ve rüzgar enerjisinde önümüzdeki 30 yıl boyunca sürmesi bekleniyor. Maliyetlerin öngörülebilirliği açısından da yakıt gideri olmayan yenilenebilir kaynaklar, yüksek fiyat dalgalanmalarına maruz kalan doğalgaz ve kömüre kıyasla avantaj sağlıyor.

Fosil yakıtların elektrik üretiminde yenilenebilir kaynaklara kıyasla başlıca avantajı görece düşük maliyetle depolanabilmeleri ve bu sayede bu kaynaklarla tüm yıl boyunca günde 24 saat sürekli üretim yapmanın mümkün olması. Özellikle hızlı devreye girip çıkabilen doğalgaz santralleri gün içindeki talep artış ve azalmalarında elektrik tedarikinin güvenilir şekilde sürdürülmesine katkıda bulunuyor.

Öte yandan rüzgar ve güneş gibi arzı değişken olan kaynaklardan elektrik üretimi her zaman taleple birebir örtüşmeyebiliyor. Ancak, hızla gelişen ve maliyetleri düşen batarya enerji depolama teknolojileri ile elektrik şebekesinin esnekliğine katkı yapan diğer çözümler, dijitalleşmenin getirdiği olanaklarla yenilenebilir kaynakların elektrik tüketiminin giderek daha büyük bölümünü karşılayabilmesine olanak sağlıyor. Önümüzdeki 10 yıl içinde şebekede ve tüketim noktalarında yani evlerimizde, işyerlerimizde elektriğin depolanması için kullanılan batarya maliyetlerinin daha da azalması ve kullanımının yaygınlaşması bekleniyor.

Hem güvenilir, hem temiz enerji için ne yapmalı?

Türkiye elektrik şebekesi için yapılan çalışmalar, 2030 yılına kadar şebekede planlanan yatırımların gerçekleşmesi ve esneklik seçeneklerinden faydalanılması durumunda, elektrik üretimindeki rüzgar ve güneş enerjisi oranının bugünküne kıyasla 2,5 kat artışla yüzde 30 seviyesine çıkabileceğini; hidroelektrik, biyogaz ve jeotermalle birlikte yenilenebilir enerjinin toplam payının yüzde 50’yi aşabileceğini gösteriyor. Doğru bir planlamayla, önümüzdeki 30 yıl içinde elektrik üretiminde yenilenebilir enerji payının yüzde 100’e ulaşması, böylelikle Türkiye’nin elektriğe sıfır karbonlu, güvenilir ve düşük maliyetli bir şekilde erişmesi mümkün görünüyor. Bu dönüşüm aynı zamanda elektrik üretiminde ithalata ve yerli de olsa rezervi kısıtlı kaynaklara bağımlılığı azaltarak enerji arz güvenliğine önemli katkı sağlayacak.

Gördüğümüz gibi karbonsuz elektrik üretimi teknik ve ekonomik açıdan ulaşılabilir bir hedef. Aslında Türkiye bu doğrultuda epey mesafe almış durumda. Son 20 yılda elektrik talebi 2,5 kat artarken elektrik üretiminden yenilenebilir enerjinin payı yüzde 25’ten yüzde 42’ye ulaştı. Başta rüzgar ve güneş olmak üzere hidroelektrik dışındaki kaynakların payı ise sıfırdan yüzde 17’ye geldi. Bu arada enerji verimliliğinde de artış oldu; enerji yoğunluğu (birim ulusal gelir artışı için harcanan enerji miktarı)  yıllık yüzde 1’den fazla azaldı. Bu gelişmeleri hızlandırarak sıfır karbon hedefine doğru ilerlemeyi sürdürebiliriz.

Bu aşamada, en başta sorduğumuz soruları yeniden soralım. Fosil yakıtlar olmadan ısıtma ve ulaştırmada güvenilir enerji arzını sağlayabilir miyiz? Elektrik sektörü dışındaki sektörlerde enerji dönüşümü hem Türkiye’de hem dünyada henüz başlangıç aşamasında bulunuyor. Ulaştırma, sanayi ve ısıtmada enerji tüketiminin karbonsuzlaşması için ilk etapta bu sektörlerde fosil yakıtların yerini yenilenebilir enerjiden üretilen elektriğin alması gerekecek.

Bu kapsamda ulaştırmada elektrikli araçların, binalarda ise ısıtmada ısı pompaları ve elektrikli ocakların kullanımında artış gerekecek. Elektrifikasyonun güç olduğu karbon-yoğun sanayi kollarında, havayolu, denizyolu ve uzun mesafe yük taşımacılığında ise su ve yenilenebilir elektrikten üretilen yeşil hidrojene yönelmek mümkün.

Geçişin planlanması arz güvenliği için kritik önem taşıyor

enerjide arz gücenliği

Yeşil dönüşüm sürecinde enerji arz güvenliğinin sağlanması, örneğin bu yıl yaşadığımız gibi kesintiler ve ani fiyat artışlarıyla karşılaşmamamız için planlama kritik önem taşıyor. Bu süreçte arz güvenliği ve maliyetler göz önünde bulundurularak öncelikle karbon salımı en yüksek yakıt olan kömürden çıkışı planlamak gerekiyor. Karbon salımı kömüre kıyasla daha düşük olan doğalgaz ise bu geçişte elektrik depolama sistemleri daha etkin hale gelinceye kadar yenilenebilir enerjiden üretimin yetersiz kaldığı gün ve saatlerde yedek yakıt olarak kullanılabilir.

Bu süreçte doğal gazda bu kış olduğu gibi kesintilerin yaşanmaması için depolama ve iletimdeki darboğazların giderilmesi gerekli. Mevcut doğalgaz hatlarının ve depolama tesislerinin ileride yeşil hidrojen iletimi için hazır hale getirilmesi de geçişin önemli bir parçası olabilir. Yine bu süreçte doğal gazın bugünkü koşullarda ithal bir kaynak olduğu unutulmamalı ve tüketimini asgari seviyede tutmak  için enerji verimliliği ile ısıtma ve elektrik üretiminde yenilenebilir enerjiye kademeli geçiş planlanmalıdır.

Önceki İçerikEksim Holding’de CFO pozisyonuna Bora Çermikli atandı
Sonraki İçerik10 adımda iklim kriziyle mücadele etme yöntemi  
Yael Taranto
Yael Taranto SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi’nde Enerji Analisti olarak çalışmaktadır. Yael 1996-Ağustos 2018 döneminde Türkiye Sınai Kalkınma Bankasında Yönetici/Ekonomist olarak çalıştı. TSKB’de görev yaptığı süre boyunca sektörel analiz, danışmanlık, değerleme, kredi süreci ve proje finansmanı konularında görev aldı. TSKB’deki görevi sırasında 300’den fazla şirket için kredi değerleme ve fizibilite raporları hazırladı. Enerji sektöründe yaklaşık 200 adet proje çalışmasında yer alan Yael, bunun yanında Türkiye’nin ilk özel sektör doğalgaz ve elektrik dağıtım projelerinde danışmanlık işlerinde çalıştı. Bu görevlerin yanı sıra TSKB’ye temalı kaynak sağlayan Dünya Bankası, Avrupa Yatırım Bankası, İslam Kalkınma Bankası, Alman Kalkınma Bankası (KfW) ve Fransız Kalkınma Ajansı (AFD) gibi uluslararası kalkınma finansmanı kuruluşlarının tema tasarımı için çalışmalar yaptı. Bu kapsamda enerji, yenilenebilir enerji ve çevre konularında raporlar hazırladı ve müzakerelerde bulundu. TSKB tarafından 2016’da yapılan Türkiye’nin ilk Yeşil Tahvil ihracında ürünün kavramsal çerçevesinin hazırlanması ve danışman kuruluşlarla müzakere edilmesinde görev aldı. Banka içi faaliyetlerinin yanı sıra üniversitelerde (Koç Üniversitesi, Bilgi Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, İTÜ) ders ve seminerler verdi, makale ve gazete yazıları yayınladı. Yael, ABD’de Smith College’da Ekonomi alanında lisans ve Fordham Üniversitesi’nde Uluslararası Politik Ekonomi ve Kalkınma alanında yüksek lisans yapmıştır.

Bir Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz