İnsanoğlunun evrenin sonsuz uzayında veya başka gezegenlerde canlı hayat arayışları yanı sıra Ay’a insanlı seyahatler ve Mars’a yolculuk programları, bilinen canlı hayatın tek merkezi olan Dünya’da hayatın bir zaman sonra sürdürülemez hale gelebileceği endişesine bağlanabilir bir şekilde. Mevcut durumda en azından güneş sisteminde yer küremiz dışında canlı hayata ev sahipliği yapabilecek başka bir gezegen olmadığını biliyoruz.

Bilimin evrendeki bu yolculuğunu izlemek, sürdürülebilir dünya hayalini canlı tutmak açısından aslında  güçlü bir motivasyon olarak görülebilir.

Kuşkusuz evrende canlı hayat için uygun ortama sahip yeni gezegenler aramak hem bilimsel hem de fantastik açıdan heyecan verici bir süreç. En yakın yıldıza bile ulaşmak ışık hızı mesafelerinde iken, Dünya’daki canlı hayatı korumanın bitkiler, hayvanlar ve biz insanlar için bu canlı evreni yaşanabilir kılmanın çok daha kolay olacağının herkes farkında olmalı. Yeni bir canlı gezegen bulmak, bulsak bile hayatı oralara taşımak en güçlü hayalin veya tümüyle hayal ürünü bir bilim kurgu filminin konusu olabilir bu aşamada. Gelecek nesilere temiz ve yeşil bir dünya bırakma çabası ne güzel ve kutsal bir hedef.

YENİ HAYATLAR KEŞFETMEK Mİ, DÜNYAYI KORUMAK MI KOLAY?

Uzay araştırmalarının kuşkusuz ki, içinde yaşadığımız sonsuz evreni anlamanın yanı sıra dünyamızdaki yaşamın sürdürülebilirliği yönünden de sayısız faydaları olmaktadır. Uzay teknolojilerindeki gelişmeler ve inovasyonlar sürdürülebilir dünya adına da yeni teknolojilerin kapısını açmaktadır. Uzak galaksilerin incelenmesi, gözlenmesi, yıldızlar aleminin gizeminin mikro ölçekte bile olsa kavranması yer küremizi ve buradaki canlı hayatın değerini daha iyi anlamamıza da büyük katkı sağlıyor.

Peki bu durum “dünyamızı korumak konusunda bireylerden başlayarak, kurumlar, şirketler, ülkeler, bloklar ve topyekün dünya düzeyinde ne kadar tutarlı ve inançlı bir çaba içindeyiz?” sorusuna yanıt bulmayı sağlıyor mu? Herkes kendi bulunduğu yerden bakarak bu soruya yanıtını üretebilir kuşkusuz.

MANDELA’NIN UMUT VE CESARET VERİCİ SÖZÜ

Yaşamını ırk ayrımcılığına (apartheid) karşı büyük bir cesaret ve inançla yürüttüğü mücadeleyle biçimlendirmiş olan Nelson Mandela’nın hatırda kalan ve tarihe malolan birçok özlü sözü var: Ama bunlardan biri sanırım daha unutulmaz görünüyor. Mandela’nın, küçük bir yorumlamayla “Her şey gerçekleşinceye kadar imkansız görünür – It always seems impossible until it’s done- şeklinde çevrilebilecek bu sözü tüm insanlık için ilham verici olduğu kadar, zorluk içeren her konuda verilecek bir mücadele için de o kadar umut verici.

Küresel ısınmaya ve iklim değişikliğine karşı verilen mücadele konusunda bu felsefi bakış ne ölçüde cesaret ve umut verici olarak alınabilir bilemiyorum. Küresel iklim değişikliği nedeniyle dünyamızda oluşan tahribatın ne oranda geri döndürülebileceğini veya durdurulabileceğini düşününce umutlu olmak hiç de kolay değil. Dünya çapında alınan aksiyon çok güçlü görünmese de Paris İklim Anlaşması bu alanda umutlu olmak için kısmi bir inanç yaratmış durumda.

Sürdürülebilirlik yolculuğunda şirketler dünyasında karbon ayak izini azaltma yarışının hem içerik hem de biçim yönünden süreç üzerinde önemli olduğunu ve bu süreçlerin tüketici davranışlarını biçimlendirdiğini de unutmamak gerek. Nötr (sıfır) karbon ayak izi hedefi rekabetçi dünyada renkli bir mesaj içerse de, şirketler için sürdürülebilirliğin kendileri açısından çok daha farklı boyutlar içerdiği de açıktır.

YENİLENEBİLİR ENERJİ OLMADAN ASLA

Sürdürülebilirlik çabasında enerji üretimi ve kullanımının yanı sıra enerjinin elde edildiği kaynaklar da majör faktör olarak öne çıkıyor. Şirketler düzeyinde karbon ayak izini rakamsal düzeyde azaltma çabasından daha önemlisi enerji kullanımında fosil yakıtlardan uzaklaşma ve yenilenebilir enerjiye geçisi hızlandırma yaklaşımları daha belirleyici olacaktır. Sanayi üretiminde ve temel ekonomik faaliyetlerde, ulaşım ve ısınmada fosil yakıtların uzun bir süre daha temel enerji kaynağı olacağı anlaşılıyor.

Bu sürecin en umut verici yanı başta İskandinav ülkeleri, Almanya, İngiltere ve İspanya olmak üzere Avrupa’da yenilenebilir enerjinin toplam elektrik üretimi içindeki payının artıyor olmasıdır. Kömür giderek geçmişte kalmış bir efsane olarak kalmaya aday görünürken, rüzgar ve güneş enerjisi  sunduğu birçok avantaj nedeniyle tüm dünyada hızla yaygınlaşıyor, güneş enerjisi özellikle konutlarda temel enerji kaynağı olma yolunda ilerliyor. Güneş enerjisinde temel itici güç pil ve depolama teknolojilerinde sağlanacak atılımlar olacak kuşkusuz.

Türkiye ise hem yenilenebilir enerjinin toplam enerji üretimi içindeki payında hem de elektrik kullanımında yenilenebilir enerjinin artış oranında her yıl daha iyi bir seyir izliyor.

KOMPLO TEORİLERİ

COVID-19’u komplo teorileri ışığında insan eliyle yaratılmış bir pandemi olarak görenlerin hiç de azımsanmayacak bir sayıda olması gibi, küresel ısınma gerçeğini bir aldatmaca olarak değerlendirenlerin bu tezi uzun bir süre dünyanın gündeminde tuttukları da bir gerçektir. Bugün küresel ısınma veya iklim değişikliği bir gerçek midir? diye soranların veya kafa karışıklığı yaşayanların sayısının marjinal bir noktaya hızla yaklaştığı artık kesin.

İklim değişikliği yansımaları o kadar net ve belirgin ki ülkelerin topyekün bir dayanışma içinde olmalarını beklemekten başka doğal ne olabilir. Küresel iklim değişikliğine karşı mücadeleyi 21. yüzyılın en büyük mücadelesi olarak görmek, hem bireysel hem kurumsal hem de uluslararası düzeyde kaçınılmaz bir durum.

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK BİR ÇOK BAŞLIK İÇERİYOR

Küresel ısınmanın ve iklim değişikliğinin ana nedeni olarak görülen karbon ekonomisine, yani dünyadaki yaşamın devam etmesi adına atmosfere bırakılan karbondioksit (CO2) emisyonlarına bir sınır çekilmesi yani karbonsuz bir ekonomiye geçisin sağlanması, görünürdeki politikalara ve ekonomik faaliyetlere ve tüketici davranışlarına yön veren ana unsur olarak öne çıkıyor.

Kuşku yok ki, sürdürülebilirliğin birçok kategorisi bulunmaktadır. Küresel ısınma veya küresel iklim değişikliği başlığı sürdürülebilir dünya için kilit önemde bir ana başlık. Küresel ısınma gerçeği ise bir dizi alt başlıkla daha zengin bir anlam ifade edebilir. Atmosferdeki kirlenmenin yavaşlatılması, buzullardaki erimenin durdurulması, içilebilir su kaynaklarının geliştirilmesi, gıdalara erişimde eşitliğin sağlanması, yeşil alanların korunması ve ormansızlaştırılmanın, çölleşmenin önüne geçilmesi, toprak kaybının (erozyonun) önlenmesi, doğal yaşamın, bitki ve hayvan türlerindeki çeşitliliğin korunması, nehirlerdeki eko sistemin yaşatılması, iç denizler başta olmak üzere denizlerdeki kirlenmenin durdurulması ve aşırı kentleşmeyle beraber ortaya çıkan sorunların daha da derinleşmesine izin verilmemesi bu başlıklardan önemli olanlarını oluşturuyor.

PARİS ANLAŞMASI VE YEŞİL AVRUPA

Küresel iklim değişikliğine karşı imzalanan Kyoto Protokolü ilk aşamalarda bir umut yaratsa da sonuç olarak bir protokol olmanın çok ötesine geçemedi. Başta ABD ve Çin olmak üzere uluslararası düzeyde güçlü bir destek bulamadı. BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında 2015 yılında imzalanan ve 2016’da yürürlüğe gören bağlayıcı Paris İklim Anlaşması bir anlamda Kyoto Protokolü’nün yerini aldı. ABD’nin yeni Başkanı Joe Biden’in ilk icraati bu anlaşmaya geri dönmek olunca Paris Anlaşması yeniden hayat buldu denebilir.

2050 yılı karbon nötr hedefine odaklanmış Paris Anlaşması’nın bu yoldaki en büyük hedefi küresel ısınma artışını yüzyıl boyunca 2 derecenin altında ve mümkünse 1.5 derece ile sınırlı tutmak ve sanayi devrimi öncesi derecelere yeniden dönmek. Kuşkusuz ki, Avrupa Birliği (AB) mevcut dünya düzeninde en büyük blok olarak küresel ısınmada kendi oyun planını da kararlılıkla uygulama çabası içinde. Yeşil Anlaşma (Green Deal) projesi Paris İklim Anlaşması hedefleri ile uyum içinde hatta bu süreci hızlandıracak bir dinamizmde gidiyor.

COVID-19 SONRASI DÜNYA

COVID-19 pandemisi bir yönüyle sürdürülebilir dünya için daha geniş bir oydaşma sağladı. Sürdürülebilik denince sadece küresel ısınma ve iklim değişikliği değil, daha kapsamlı bir bakış açısının da gerekli olduğu ve mutasyonlu corona virüslerin veya ortaya çıkabilecek daha karmaşık yeni virüslerin insan yaşamını doğrudan riske atabileceği gerçeği ile yüzyüze getirdi hepimizi. Pandemilere karşı savaşın da sürdürülebilirlik yönünden ne denli önemli olduğu ortaya çıktı.

COVID-19 pandemisine karşı mücadele sürdürülebilir ve yeşil bir dünyanın ne denli önemli olduğunu gösteriyor. COVID-19 pandemisi tam olarak bittiğinde ya da aşı çalışmaları ve toplumsal bağışıklık ile daha güvenli bir dünya hayaline yeniden dönüş sağlandığında bizi neyin beklediğini kestirmek hiç kolay değil. Her şey eski günlerine döndüğünde hükümetler düzeyinde ekonomilere yeniden can verme politikaları, şirketler düzeyinde üretim seferberliği, tüketici nezdinde de tüketim çılgınlığı yeni riskler yaratabilir kuşkusuz.

Yeni dönemde enerji talebinin yükseleceği ve atmosferdeki kirliliğin en büyük nedenlerinden biri olarak görülen uçakla seyahat başta olmak üzere tüm seyahat trafiğinin artacağı göz önüne alınınca  bugün hayal edilen sürdürülebilir dünya yolculuğunun yeniden sekteye uğrayabilme riskine de dikkat çekmek gerekir.

Sağlık yönünden sürdürülebilir hayat, ekonomi penceresinden de sürdürülebilir ekonomiler ve sürdürülebilir dünya kavramları birbirini tamamlayan yeni bir sürdürülebilirlik tanımı için güçlü bir zemin yaratacaktır. Temiz enerji, sağlıklı bir dünyanın sihirli anahtarı olmaya da aday görünüyor.

YEŞİL HABER SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK YOLUNDAKİ ÇABALARI DESTEKLİYOR

Türkiye’nin Yenilenebilir Enerji Platformu yesilhaber.net olarak iş ve şirketler dünyasında sürdürülebilirlik alanındaki her girişimi ve projeyi önemli görüyoruz ve yaratıcı, yenilikçi ve sonuç odaklı girişimlere bu platformda daha fazla yer vermeye çalışıyoruz. Temiz bir dünya, yeşil bir çevre adına atılan her adımın önemli olduğunu düşünüyoruz. Sadece sanayi üretiminde değil, bankacılık ve turizm başta olmak üzere hizmet sektörlerinde de sürdürülebilirlik politikalarının birkaç adım daha öne çıkmasını sağlayacak yeni uygulamalara büyük bir heyecanla yaklaşıyoruz.

ENERJİ HOLDİNGLERİN BÜYÜME STRATEJESİNDE KİLİT ÖNEMDE

Belirtmeliyiz ki; Türkiye’de enerji sektörü hızlı bir büyüme içinde. Yenilenebilir enerjinin de içinde yer aldığı temiz enerjinin toplam elektrik üretimindeki payı giderek artıyor. Türkiye’nin önde gelen gruplarından Sabancı Holding Enerjisa ile sektörün bugün en büyük oyuncularından biri olarak yenilenebilir enerjinin geleceğine de yatırım yapmaya devam ediyor.

Limak Grubu rüzgar ve güneş enerjisinin yanı sıra hidroelektrik santralleri ile sürdürülebilirlik sürecinde önemli atılımlar yapıyor. Unilever, Ülker, Eti gibi gıda sektörünün önde gelen kuruluşları sürdürülebilirliği gelecek stratejilerinin en önemli sütunlarından biri haline getirmiş görünüyorlar.  Koç Holding’in öncü markası Arçelik enerji verimliliği başta olmak üzere sürdürülebilirlik yolculuğunda her yıl yeni projelere imza atıyor. Beyaz eşya sektöründe elektrik ve su kullanımını azaltacak her yeniliğin sürdürülebilir dünya hedefinde önemli olduğunu unutmamak gerek.

Kuşkusuz tüm bu süreçte fosil yakıt kullanımının en yoğun olduğu otomotiv sektöründeki yenilikleri de yakından izlemek gerekiyor. Bugün dünyada 1.5 milyondan fazla elektrikli araç yollarda. Otomotiv sektöründe elektrikli araç üretimine yönelişin hız kazanması için henüz çok erken aşamalarda olunduğu çok açık.

Sürdürülebilir dünya hedefi ile otomotiv sektöründe fosil yakıtlardan uzaklaşma hızı arasında doğrudan bir paralellik olduğunu hep hatırda tutmalıyız. Otomobil üreticileri elektrikli veya hibrit araçlara ne kadar yatırım yaparlarsa ve ulaşım altyapısı da bu araçlara uygun hale gelirse çevre dostu bu araçların kent yaşamında ve yollarda daha fazla yaygınlık kazanacağını varsayabiliriz.

*Necmi Çelik, Yeşil Haber’de İçerik ve İş Geliştirme Direktörü olarak görev yapmaktadır.

Önceki İçerik“Yeni YEKDEM beklentileri karşılamadı”
Sonraki İçerikZorlu, Alaşehir JES’e güneş santrali entegre edecek

Bir Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz