İçinde yaşadığımız kritik dönemde Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin yönetimi çok zor. Hem Ankara tarafı hem de Brüksel cenahında ilişkiler çoktan rayından çıkmış görünüyor.

12 Temmuz’da Brüksel’de katıldığım Türk-AB ilişkilerinin geleceğine dair European Policy Center toplantısında verilen mesaj son derece açık idi: “Şayet ilişkilerin yeniden toparlanması ve rayına oturması isteniyorsa neler yapılması gerektiği belli; yani, top önemli ölçüde Ankara’nın sahasında. Brüksel, özellikle de siyasi Brüksel, son darbeyi vuran taraf olmaktan özenle kaçınıyor”.

Bu işin şakası yok. Yarım yüzyıllık kazanım ve bağlar, şayet mevcut gidişat ciddi şekilde dönüştürülemez ve karşılıklı doğru adımlar atılmazsa, bütünüyle heba olabilir. Sanıldığı gibi Türkiye’nin kendisine alternatif olarak oluşturmaya çalıştığı Rusya, Çin, Hindistan, Körfez ülkeleri bu geniş kapsamlı ilişkinin alternatifi değil. AB, hem yanıbaşımızdaki komşumuz hem de ekonomik bakımdan “olmazsa olmaz” bir ticaret, yatırım, teknoloji, finansman ve turizm ortağımız. Aynı zamanda beğenelim ya da beğenmeyelim bir medeniyet projesi.

HİÇBİRİ AB’NİN YERİNİ ALAMAZ

Ne Şangay Beşlisi ne Avrasyacılık AB ile ilişkilerimizin yerini alabilir. Trump yönetimindeki ABD de Ankara için umulduğu gibi güçlü bir Atlantik ötesi ortak olarak ikame edici olamayacağını gösterdi. Türk-Rus ilişkilerindeki hassas denge satranç ustası Putin’in direksiyonunda Moskova lehine kıvrılıyor sürekli. Çin nalıncı keseri gibi hep kendisine yontuyor. Bu ortaklıkların hepsinin değeri, yeri ayrı. Birbirinin tamamlayıcısı olarak görülmeli, alternatifi olarak değil.

Dünyanın ekonomik, güvenlik ve teknoloji patronları belli. Görünür gelecekte de değişmesi beklenmiyor. Halihazırda Çin, 21.3 trilyon dolarlık ekonomik hasıla ile, dünyanın en büyük ekonomisi. Onu, 19.2 trilyon dolarla Avrupa Birliği izliyor. ABD ise, 18.6 trilyon dolarla üçüncü sıraya gerilemiş durumda. Dördüncü büyük küresel ekonomi Hindistan (8.7 trilyon dolar), beşincisi Japonya (4.9 trilyon dolar). AB’nin en güçlü ekonomisi Almanya 3.9 trilyon dolarlık bir ekonomiye sahip. Rusya, son yıllarda ekonomisinden ziyade dünya pazarlarına sunduğu hammadde, enerji ve askeri pazuları ile etkili bir oyuncu olarak sivriliyor.

Hiçbir dönemde ülkemizin dış menfaatlerinin bu kadar yoğun şekilde iç politika hesaplarına kurban edildiğini, bu kadar çok ülke ile çatışma ya da gerilim içinde olduğumuzu, kuşatılmış duygusu yaşadığımızı görmemiştik. Türk düşmanlığı, İslam düşmanlığı, Avrupa’da yükselen yabancı düşmanlığı, bizi kıskanan, bölmek isteyen karanlık güçler üzerinden kurgulanan siyasi söylemler, AB liderlerinin empati eksikliği, kendi dar çıkarlarına odaklanmaları nedeniyle ilişkilerimiz, menfaatlerimiz ciddi ölçüde zedelendi, zehirlendi.

TÜRKİYE’Yİ SİYASETEN DÖNÜŞTÜRMEK İSTEDİ

Zaten ağır aksak yürüyordu tam üyelik müzakereleri ve kimse de görünür gelecekte nihai hedefe ulaşılacağına inanmıyordu. Aldatmaca iki tarafın da işine geliyordu. Sadece Ankara’nın ev ödevlerini yapmaması nedeniyle değil Türkiye’ye karşı dürüst olunmadığı, AB siyasal geleceğini ve adaylığımızı gerçekçi bir çerçevede konumlandırmadığı, münhasıran iç sorunlarına odaklandığı, ayrıca Türkiye’yi katı koşullarla siyaseten dönüştürmek istediği, liderlik düzeyinde kişisel sorunlar yaşandığı için de bu noktaya savrulduk. Avrupa’dan uzaklaşma ve “yeni Türkiye” inşa etme projesine hız verdi, Avrupa’ya tepkisini haklı gösterdi geniş kitleler nezdinde.

Önümüzdeki dönemde ilişkiler kopar ya da daha da gerilerse ileride tekrar bugünkü düzeyine çıkartılabilmesi hayli meşakkatli olacak. Avrupa’da yaşayan 5 milyonu aşkın vatandaşımız gelişmelerden çok olumsuz etkileniyor. “Rehine”, “araç” olarak görülmeleri yüzünden zaten yaşadıkları ülkelerde sıkıntıda olan vatandaşlarımız, hangi siyasi görüşe sahip olurlarsa olsunlar, daha da riskli bir duruma geldiler. Kriz zamanla geçebilir ancak oralardaki vatandaşlarımız için bunun izleri kolay kolay silinmez.

Dışarıdan bakınca, böylesine sert söylemler kullanılması hayra alamet değil; Türkiye’nin üyelik müzakerelerini sonlandırmaya hazırlandığı görüşü ağır basıyor.  Lakin, Ankara tek taraflı bir karar alarak bu tarihi yanlışın sorumluluğunu üstlenmek istemediği için hükümet söylem ve kararları ile adeta AB’yi bu yönde karar almaya zorluyor gibi.

Gelinen noktada hasar kontrolü için çok umutlu değilim ama ilk adım, yeni krizlerden kaçınmak için soğukkanlı davranılması, çatışmacı dilden uzaklaşılması ve yakın gelecekte gerçekleşme şansı olmayan tam üyelik müzakerelerini şimdilik güvenli bir limana demirleyip çabuk ve sorunsuz ilerleme kaydedebilecek “kazan-kazan” alanlar üzerine yoğunlaşılması.

BUGÜNLERİ BİLE MUMLA ARAYABİLİRİZ

Aslında Birleşik Krallık ile Brexit müzakereleri, Ankara ile Brüksel arasında yeni Avrupa mimarisinde daha yakın, daha iyi tanımlanmış ve daha dürüst bir ilişki için fırsat oluşturabilir. Bunun, gevşek, çok vitesli bir AB üyeliği anlamına gelip gelmediğini, şimdiye kadar modası geçmiş gümrük birliğinin ötesinde ama tam üyeliğin biraz gerisinde nev-i şahsına münhasır (sui generis) bir statü mü olacağı önümüzdeki iki yıl içinde Londra ile müzakerelerin nasıl süreceğine de bağlı.

Ortak gündemimiz yeterince kabarık: Terörle mücadele, Suriye’deki savaşı sona erdirme, göç akımlarını yönetme, güvenlik işbirliği, enerji ikmal güvenliği, Gümrük Birliği’nin değişen koşullara uyum sağlayacak, tarım ve hizmetleri de içine alacak şekilde modernizasyonu, kültürel ve eğitim çalışmalarının derinleştirilmesi, bilim ve teknoloji projeleri gibi.

Yılan hikayesine dönen vizesiz dolaşım hakkının tanınması konusunda da gecikmeksizin bir orta yol bulunmalıdır. Ukrayna, Gürcistan ve Umman’a bile tanınan bu hakkın Türkiye gibi en eski tam üyelik adayına verilmemesi kabul edilemez. Kıbrıs sorununun çözümünde yine masadan kalkan taraf Rumlar oldu ve son şans da harcandı. Ankara, artık adada hem kendi hem de Kıbrıslı Türklerin hak ve menfaatlerine uygun bir çizgi izleme konusunda kendisini serbest hissetmeli.

Türkler arasında cazibesini yitiren üyelik havucu ile sopa gösterme devrinin kapandığı kabul edilmelidir. Tam üyelik, gelecekte başka iktidarların ve konjonktürlerin işi artık. On yıllardır süregiden, karşılıklı hayal kırıklıkları yaratan yalanları öldürüp ilişkileri gerçekçi ve gelecek perspektifi açık – zorlukla elde edilmiş tam üyelik kazanımlarını çöpe atmayan – yeni bir temele oturtmak gerekiyor. Aksi taktirde bugünleri bile mumla arayabiliriz bu gidişle.

Önceki İçerikDenizli’ye 14 MW’lik yeni güneş yatırımı
Sonraki İçerikHES teknolojilerinde büyük ilerleme
Mehmet Öğütçü
1983'de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümünü bitiren Mehmet Öğütçü, London School of Economics (LSE)'den Uluslararası Ekonomi üzerine yüksek lisans derecesi aldı. Bruges'deki College d'Europe'da Avrupa Yönetimi alanında master da yapan Öğütçü, halen zaman zaman LSE, Reading University, Dundee University ve Harvard'ta “Enerji Jeopolitiği”, “Rekabet Gücü”, “Su-Gida-Enerji Denklemi” ve “Kalkınma İçin Yatırım” gibi konularda ders veriyor. Çin, Rusya, Orta Asya, Ortadoğu ve Türkiye ile ilgili enerji, jeopolitika ve yatırım konularında, uluslararası bir otorite olarak kabul edilen Öğütçü, BBC, France-24, Dünya, CNBC, Bloomberg, Habertürk, Al Jazeera, CNNTürk, Hürriyet Daily News, Moscow Times, International New York Times, World Journal of Trade and Investment ve OECD Observer gibi yayınlara yazılı/sözlü katkılar sağlıyor. Mehmet Öğütçü, Türkçenin yanı sıra İngilizce, Fransızca ve konuşma düzeyinde Çince biliyor.

Bir Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz