CDP Türkiye 2025: Raporlama liderliği, geçiş planları ve doğa yönetiminde uygulama açığı
Hızlı bakış
- CDP Türkiye 2025 verilerine göre Türkiye’den 45 şirketin en az bir Küresel A Listesi’nde ve 5 şirketin Triple A seviyesinde konumlanması
- Şirketlerin %70’inin 1,5°C ile uyumlu geçiş planı bildirmesine karşın fosil yakıtlardan çıkışı kapsayan plan oranının %33’te kalması
- Bilim Temelli Hedefler Girişimi tarafından doğrulanmış net sıfır hedeflerinin oranının şirketler arasında yalnızca %12 düzeyinde bulunması
- TSRS uyumunun %83’e ve ESRS uyumunun %71’e ulaşmasına rağmen hedeflerin yatırım ve karar süreçlerine aktarılmasındaki uygulama açığının sürmesi
- Risk ve fırsat yönetiminin iklim değişikliğinde %100 iken su yönetiminde %78’e, biyoçeşitlilikte %36’ya ve ormansızlaşmada %11’e düşmesi
- COP31’in %35 elektrifikasyon hedefinin temiz elektrik üretimi, enerji verimliliği ve sanayi yatırımlarını ortak bir dönüşüm gündeminde buluşturması
Türkiye’nin 9–20 Kasım 2026’da Antalya’da ev sahipliği yapacağı COP31 yaklaşırken, CDP Türkiye 2025 İklim ve Doğa Raporu, Türkiye’den CDP’ye raporlama yapan şirketlerin güçlü bir kurumsal altyapı kurduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’den 45 şirket en az bir CDP Küresel A Listesi’nde yer alırken, dünyadaki 27 Triple A şirketinin 5’i Türkiye’den çıktı. Buna karşılık şirketlerin %70’i 1,5°C ile uyumlu geçiş planı bildirse de fosil yakıtlardan çıkışı kapsayanların oranı %33, Bilim Temelli Hedefler Girişimi tarafından doğrulanmış net sıfır hedeflerinin oranı ise %12’de kaldı. CDP Türkiye Ülke Müdürü Mirhan Köroğlu Göğüş, bu farkın raporlamadan uygulamaya geçişteki temel eşiği ortaya koyduğunu söylüyor.
Söyleşi: Necmi Çelik

CDP Türkiye Ülke Müdürü Mirhan Köroğlu Göğüş, sürdürülebilirlik ve karbon hedefleri konusunda şirketler dünyasındaki gelişmeleri COP31 öncesinde Yeşil Haber’e değerlendirdi.
COP31 Türkiye ve şirketler için ne anlama geliyor?
Türkiye, COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlanırken çevresel standartlar ve küresel sürdürülebilirlik düzenlemeleri açısından da önemli bir dönüşüm sürecinden geçiyor. COP31, uluslararası bir organizasyonun ötesinde ne ifade ediyor ve şirketler açısından nasıl bir eşik yaratabilir?
Mirhan Köroğlu Göğüş: COP31’i yalnızca Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı bir iklim konferansı olarak değerlendirmek eksik olur. Asıl önemli olan, konferansın küresel iklim gündeminde yeni bir dönemi temsil etmesi. Uluslararası toplumun temel sorusu artık “Hangi hedefi açıklayacağız?” değil, “Mevcut hedefleri nasıl hayata geçireceğiz?” sorusu.
İklim hedeflerine ulaşmanın önündeki temel sorun yalnızca hedef eksikliği değil; güvenilir veri, finansman, teknik kapasite ve uygulanabilir proje ihtiyacı.
Türkiye bu sürece güçlü bir hazırlıkla giriyor. Son yıllarda sürdürülebilirlik raporlaması, zorunlu raporlama altyapısı, karbon piyasasına yönelik hazırlıklar ve şirketlerin çevresel veri kapasitesi açısından önemli ilerlemeler kaydedildi. Şirketlerin uluslararası standartlarla uyum konusunda geliştirdiği deneyim, Türkiye’nin bu yeni döneme daha hazırlıklı girmesini sağlayan önemli avantajlardan biri.
Ancak COP31 sonrasında başarıyı yalnızca uyum düzeyiyle değerlendirmek yeterli olmayacak. Şirketlerden çevresel veriyi sadece açıklamaları değil, bu veriyi büyüme stratejilerine, sermaye tahsisine, ürün geliştirme süreçlerine, enerji dönüşümüne ve değer zinciri yönetimine yön veren temel unsurlardan biri haline getirmeleri beklenecek. Asıl dönüşüm burada başlayacak.
Türkiye’nin önemli bir avantajı daha var. Uzun yıllara dayanan gönüllü raporlama kültürü sayesinde oluşan bilgi birikimi, zorunlu raporlama dönemine geçişi kolaylaştırıyor. Bu süreç yalnızca şirketlerin teknik hazırlığını artırmadı; yatırımcılar, finans kuruluşları, kamu ve özel sektör arasında ortak bir sürdürülebilirlik dilinin oluşmasına da katkı sağladı.

Türkiye bu süreci doğru değerlendirebilirse yalnızca başarılı bir ev sahibi olmakla kalmaz; çevresel veriyi ekonomik dönüşümün, sanayi rekabetçiliğinin ve sürdürülebilir finansın merkezine yerleştiren ülkelerden biri olarak öne çıkabilir.
CDP Türkiye 2025 verileri hangi tabloyu ortaya koyuyor?
CDP Türkiye 2025 İklim ve Doğa Raporu’na göre Türkiye’nin liderlik performansı birçok başlıkta Avrupa ortalamasının üzerinde. Bu sonuçları nasıl yorumluyorsunuz ve başarı gerçek dönüşümü ne ölçüde yansıtıyor?
Mirhan Köroğlu Göğüş: Öncelikle CDP’de “liderlik” kavramının ne ifade ettiğini doğru tanımlamak gerekiyor. CDP puanlaması yalnızca çevresel performansa veya hazırlanan raporun kapsamına bakmıyor. Şirketlerin çevresel riskleri nasıl yönettiğini, bu riskleri yönetişim mekanizmalarına nasıl taşıdığını, hedeflerini, uygulamalarını ve şeffaflık düzeyini birlikte değerlendiren kapsamlı bir yönteme dayanıyor.
Dolayısıyla yüksek puanlar yalnızca iyi raporlama yapan şirketleri değil, çevresel konuları stratejik yönetim anlayışının bir parçası haline getiren şirketleri işaret ediyor.
Türkiye’den 5 şirketin Triple A başarısı göstermesi ve toplam 45 şirketin en az bir CDP Küresel A Listesi’nde yer alması, Türkiye’den raporlama yapan öncü şirketlerin uluslararası ölçekte rekabet edebilecek bir olgunluğa ulaştığını gösteriyor. Bu sonuçlar tesadüfi değil; uzun yıllardır devam eden raporlama kültürünün, kurumsal yönetişim kapasitesinin ve şirketlerin yatırımcı beklentilerine uyum sağlama çabasının doğal bir sonucu.
Ancak bu tabloyu “dönüşüm tamamlandı” şeklinde okumak doğru olmaz. CDP verileri aynı zamanda dönüşümün hangi alanlarda hızlanması gerektiğini de gösteriyor. İklim yönetişiminde önemli ilerleme kaydedilirken doğa, biyoçeşitlilik, su güvenliği ve özellikle değer zinciri yönetimi gibi konular henüz iklim başlığındaki kadar olgunlaşmış değil. Küresel ölçekte de benzer bir tablo görülüyor.
Önümüzdeki dönemde başarıyı yalnızca kaç şirketin raporlama yaptığıyla veya kaç şirketin A Listesi’nde yer aldığıyla ölçmeyeceğiz. Asıl başarı, raporlanan verinin sermaye yatırımlarını, ürün geliştirme süreçlerini, tedarik zinciri yönetimini ve geçiş planlarını ne ölçüde değiştirdiğiyle anlaşılacak. Bu nedenle liderlik puanını bir sonuçtan çok, sürekli gelişimi destekleyen bir dönüşüm göstergesi olarak değerlendirmek daha doğru.
A Listesi ve liderlik verileri ne gösteriyor?
CDP Türkiye 2025 raporuna göre: Türkiye’den 45 şirket en az bir CDP Küresel A Listesi’ne girerken, 17 şirket Double A seviyesine ulaştı. İklim Değişikliği A Listesi’nde 37, Su Güvenliği A Listesi’nde ise 29 Türkiye şirketi yer aldı. Dünyada iklim değişikliği, su güvenliği ve ormansızlaşma temalarının üçünde birden A notu alan 27 Triple A şirketinin 5’i Türkiye’den çıktı.
Yalnızca Liderlik seviyesine ulaşan şirketlerin oranı iklim değişikliğinde %33, ormansızlaşmada %35 ve su güvenliğinde %43 oldu. Yönetim ve Liderlik seviyeleri birlikte değerlendirildiğinde oranlar iklim değişikliğinde %82’ye, ormansızlaşmada %70’e ve su güvenliğinde %87’ye yükseliyor. İki veri grubu farklı performans seviyelerini ölçüyor.
TSRS ve ESRS uyumu hangi düzeyde?
CDP Türkiye 2025 raporuna göre: Türkiye Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları ile genel uyum %83’e, Avrupa Sürdürülebilirlik Raporlama Standartları ile uyum ise %71’e ulaştı. TSRS kapsamında yönetişim ve risk yönetimi uyumu %98’e çıkarken, strateji ile metrikler ve hedefler başlıklarındaki uyum %79’da kaldı.
Bu fark, şirketlerde temel yönetişim ve raporlama yapılarının büyük ölçüde kurulduğunu, ancak ileriye dönük strateji, hedef derinliği ve uygulama planlarının geliştirilmesi gerektiğini gösteriyor.
Gerçek çevresel liderliği bundan sonra ne belirleyecek?
Şirketlerin zorunlu raporlama çerçeveleriyle uyumu artıyor. Ancak artık uygulamada somut eylem ve derinlik zamanı değil mi? Gerçek liderliği bundan sonra hangi göstergeler belirleyecek?
Mirhan Köroğlu Göğüş: Sürdürülebilirlikte yeni bir olgunluk dönemine giriyoruz. İlk aşamada temel amaç, şirketlerin çevresel etkilerini ölçebilmesi ve bunları uluslararası standartlara uygun biçimde açıklayabilmesiydi. Bugün geldiğimiz noktada şirketleri birbirinden ayıracak olan, ne kadar kapsamlı rapor hazırladıkları değil; ürettikleri veriyi kurumun karar alma mekanizmalarının ne kadar merkezine yerleştirebildikleri olacak.
En başarılı şirketlere baktığımızda ortak özelliklerinin yalnızca güçlü sürdürülebilirlik ekiplerine sahip olmak olmadığını görüyoruz. Bu şirketler sürdürülebilirliği tek bir ekibin sorumluluğundan çıkarmış durumda. Finans ekipleri iklim risklerini değerlendiriyor, satın alma ekipleri tedarik zincirindeki çevresel riskleri yönetiyor, yönetim kurulları çevresel performansı düzenli olarak izliyor ve yatırım kararları bu veriler ışığında şekilleniyor. Gerçek dönüşüm tam olarak bu noktada başlıyor.
Yatırımcıların beklentileri de bu yönde gelişiyor. Artık şirketlerden yalnızca çevresel risklerini tanımlamaları değil, bu risklerin iş modellerini nasıl etkilediğini, hangi yatırımları önceliklendirdiklerini, hangi alanlarda dönüşüm gerçekleştirdiklerini ve performansı nasıl takip ettiklerini göstermeleri bekleniyor.

Bu nedenle gerçek liderliği teknik raporlama kapasitesinden çok, kurumsal dönüşüm kapasitesi belirleyecek.
Veri altyapısı uygulamaya ne ölçüde dönüşüyor?
CDP Türkiye 2025 raporuna göre: Rapor kapsamındaki şirketlerin tamamı Kapsam 1 ve 2 emisyonlarını, %98’i ise Kapsam 3 emisyonlarını raporluyor. Emisyon verilerinin doğrulanma oranı Kapsam 1 ve 2’de %95, Kapsam 3’te %88 düzeyinde.
Yönetim kurulu düzeyinde çevresel gözetim oranı %98’e, senaryo analizi kullanımı %95’e ulaşıyor. Şirketlerin %95’i aktif bir emisyon azaltım girişimi yürüttüğünü bildiriyor. Bu veriler, temel raporlama ve yönetişim altyapısının önemli ölçüde yerleştiğini gösteriyor.
Lider şirketler diğer şirketlerden nasıl ayrışıyor?
CDP Türkiye 2025 raporuna göre: Lider şirketlerin %84’ü dahili karbon fiyatlandırması kullanırken, diğer şirketlerde bu oran %35’te kalıyor. Liderlerin %98’i 1,5°C ile uyumlu senaryolar kullanıyor; diğer şirketlerde oran %58. İklim geçiş planına sahip olduğunu bildirenlerin oranı lider şirketlerde %87, diğer şirketlerde ise %55.
Kapsam 1 ve 2 emisyonlarını bir önceki raporlama yılına göre azalttığını bildiren şirketlerin oranı liderlerde %60, diğer şirketlerde %32. Veriler, şirketler arasındaki temel ayrışmanın çevresel farkındalıktan çok uygulama kapasitesinde oluştuğunu gösteriyor.
Rapora göre lider şirketler, çevresel girişimler kapsamında yaptıkları her 1 dolarlık yatırımın yaklaşık 4 dolar finansal değer yaratma potansiyeli bulunduğunu bildiriyor. Daha düşük performans gösteren şirketlerde bu değer 0,07 dolar düzeyinde kalıyor. Bu veri gerçekleşmiş ve kesinleşmiş bir yatırım getirisi değil, şirketler tarafından bildirilen finansal değer yaratma potansiyelini ifade ediyor.
Net sıfır hedefleri neden güvenilir geçiş planlarıyla desteklenmeli?
Net sıfır hedefleri şirketlerin en önemli iklim taahhütlerinden biri haline geldi. Ancak yatırımcılar ve düzenleyiciler artık yalnızca hedef açıklanmasını değil, hedeflerin güvenilir geçiş planlarıyla desteklenmesini bekliyor. CDP verileri bu konuda ne söylüyor?
Mirhan Köroğlu Göğüş: Net sıfır hedefleri son yıllarda şirketlerin iklim stratejilerinin önemli bir parçası haline geldi. Ancak uluslararası gündemde artık hedeflerin sayısından çok, bu hedeflerin ne kadar uygulanabilir olduğu tartışılıyor.
Uzun vadeli bir hedef açıklamak tek başına yeterli değil. O hedefe hangi yatırımlarla ulaşılacağı, hangi teknolojilerin kullanılacağı, emisyonların hangi hızda azaltılacağı ve ilerlemenin nasıl takip edileceği en az hedefin kendisi kadar önemli.
CDP değerlendirmeleri de yalnızca şirketlerin net sıfır hedefi açıklayıp açıklamadığına odaklanmıyor. Hedefin bilim temelli olup olmadığı, ara hedeflerle desteklenip desteklenmediği, güvenilir bir geçiş planına dayanıp dayanmadığı ve şirketin finansal planlamasıyla ilişkilendirilip ilişkilendirilmediği de değerlendiriliyor.
Türkiye’den raporlama yapan şirketlerde bu alanda olumlu bir gelişim görüyoruz. Özellikle büyük ölçekli ve uluslararası pazarlarda faaliyet gösteren şirketler, net sıfır hedeflerini daha kapsamlı geçiş planlarıyla desteklemeye başladı. Bunun temel nedenlerinden biri yatırımcı beklentilerinin değişmesi.

Finans kuruluşları artık yalnızca uzun vadeli taahhütlerle değil, şirketlerin kısa ve orta vadede hangi somut adımları atacağıyla da ilgileniyor. Bu nedenle net sıfırı bir sonuç olarak değil, uzun vadeli bir dönüşüm süreci olarak değerlendirmek gerekiyor. Gerçek başarı, hedefin açıklanmasıyla değil, hedefe her yıl ölçülebilir ve doğrulanabilir adımlarla yaklaşılmasıyla ortaya çıkacak.
Hedefler ile uygulama arasındaki açık ne kadar büyük?
CDP Türkiye 2025 raporuna göre: Türkiye’den raporlama yapan şirketlerin %70’i 1,5°C ile uyumlu bir iklim geçiş planına sahip olduğunu bildiriyor. Net sıfır hedefi açıklayan şirketlerin oranı %62’ye ulaşıyor. Buna karşılık Bilim Temelli Hedefler Girişimi tarafından doğrulanmış net sıfır hedeflerinin oranı yalnızca %12.
Fosil yakıtlardan çıkışı açıkça kapsayan geçiş planlarının oranı ise %33’te kalıyor. Bu tablo, hedef açıklama kapasitesi ile hedefi bilimsel, teknolojik ve finansal bir yol haritasına dönüştürme kapasitesi arasında belirgin bir mesafe bulunduğunu gösteriyor.
Karbon fiyatlandırması karar süreçlerine ne kadar yerleşti?
CDP Türkiye 2025 raporuna göre: Şirketlerin %59’u dahili karbon fiyatlandırması uyguluyor. Ancak bu mekanizma yalnızca %19’unda tüm kararlarda zorunlu olarak kullanılıyor. Kapsam 3 emisyonlarını dahili karbon fiyatlandırmasına dahil eden şirketlerin oranı ise %14’te kalıyor.
Bu sonuçlar, şirketlerin dönüşüm araçlarını geliştirmeye başladığını ancak bu araçların yatırım, satın alma, ürün geliştirme ve sermaye tahsisi kararlarında henüz aynı ölçüde bağlayıcı hale gelmediğini gösteriyor.
Çevresel verinin şirketler için en büyük değeri ne olacak?
Önümüzdeki dönemde çevresel verinin şirketler açısından en büyük değeri sizce ne olacak?
Mirhan Köroğlu Göğüş: Çevresel verinin en büyük değeri, farklı amaçlar için birbirinden kopuk veriler üretmekten değil, şirketlerin tüm çevresel etkilerini birlikte değerlendirebildiği bütünleşik bir veri sistemi kurabilmesinden gelecek.
Şirketlerden artık yalnızca karbon emisyonlarını açıklamaları beklenmiyor. İklim değişikliği, su güvenliği, ormanlar, biyoçeşitlilik, plastikler ve değer zinciri boyunca oluşan çevresel etkiler giderek birbirinden ayrılmaz başlıklar haline geliyor.
Uluslararası standartların gelişim yönü de bunu gösteriyor. Yatırımcılar, finans kuruluşları ve düzenleyiciler tek bir çevresel göstergeye değil, şirketin doğal sermaye üzerindeki etkisini ve bu etkilerin finansal performansla ilişkisini bütüncül biçimde değerlendirebilecek bir veri altyapısına ihtiyaç duyuyor.
CDP Türkiye 2025 İklim ve Doğa Raporu, bu dönüşümün önemli bir fotoğrafını sunuyor. Veriler, şirketlerin iklim değişikliği konusunda yönetişim, risk yönetimi ve hedef belirleme süreçlerinde önemli bir olgunluğa ulaştığını gösterirken, doğayla ilgili başlıklarda aynı seviyede bir kurumsallaşmanın henüz oluşmadığını ortaya koyuyor.
Bu yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum değil. Küresel ölçekte de şirketler iklim verisini uzun yıllardır finansal kararların bir parçası haline getirirken, doğa verisinin iş stratejilerine ve yatırım süreçlerine aynı ölçüde dahil edilmesi halen gelişmekte olan bir alan.
İklim ve doğa birbirinden bağımsız yönetilemez. Su riskini yönetmeden iklim dayanıklılığı sağlamak, biyoçeşitliliği dikkate almadan değer zincirini güçlendirmek veya doğal kaynak bağımlılığını analiz etmeden uzun vadeli yatırım planı yapmak mümkün değil. İklim verisi şirketlerde belirli bir olgunluğa ulaştı. Önümüzdeki beş yıl, doğa verisinin finansal karar alma süreçlerine daha güçlü biçimde dahil edildiği dönem olacak.
Doğa verisi neden iklim verisinin gerisinde kalıyor?
İklim konusu şirketlerin yönetim sistemlerine giderek daha fazla dahil edilirken, doğayla ilgili başlıklarda aynı hızda ilerleme görülmüyor. CDP Türkiye 2025 İklim ve Doğa Raporu bu farkın nedenleri hakkında ne söylüyor?
Mirhan Köroğlu Göğüş: Raporun en dikkat çekici sonuçlarından biri, şirketlerin iklim değişikliği konusunda önemli bir kurumsal olgunluğa ulaşırken doğayla ilgili başlıklarda henüz aynı seviyeye gelmemiş olması. Bu yalnızca Türkiye’ye özgü değil; küresel ölçekte de gözlenen bir eğilim.
Bunun temel nedenlerinden biri, iklim ve doğanın farklı yönetim yaklaşımları gerektirmesi. İklim değişikliği büyük ölçüde küresel bir konu. Karbon emisyonları ortak metriklerle ölçülebiliyor ve dünyanın farklı bölgelerinde benzer yöntemler kullanılabiliyor.
Doğa ise bulunduğunuz yere bağlı. Bir şirketin su riski faaliyet gösterdiği havzaya göre değişiyor. Biyoçeşitlilik üzerindeki etkisi içinde bulunduğu ekosisteme, ormanlarla ilişkisi ise kullandığı hammaddelere ve tedarik zincirinin bulunduğu coğrafyaya göre şekilleniyor. Dolayısıyla doğayı yönetebilmek için yalnızca şirketin ne yaptığını değil, bunu nerede yaptığını da bilmek gerekiyor.
Doğa verisi bu nedenle çok daha ayrıntılı bir değerlendirme gerektiriyor. “Ne kadar emisyon ürettiniz?” sorusunun yanında “Hangi havzada faaliyet gösteriyorsunuz?”, “Su stresi yüksek bölgelerde operasyonunuz var mı?”, “Tedarik zinciriniz hangi ekosistemlere bağımlı?” ve “Faaliyetleriniz doğa üzerinde nasıl bir etki yaratıyor?” gibi sorular önem kazanıyor.

Bir diğer önemli konu ortak doğal kaynakların yönetimi. Su bunun en iyi örneklerinden biri. Bir şirket kendi tesisinde başarılı bir su yönetimi uygulayabilir; ancak faaliyet gösterdiği havzadaki diğer kullanıcılarla birlikte hareket edilmediği sürece su riski ortadan kalkmayabilir. Aynı durum biyoçeşitlilik ve ekosistemler için de geçerli.
İklim ile doğa arasındaki kurumsallaşma farkı ne kadar?
CDP Türkiye 2025 raporuna göre: Risk ve fırsatları belirleme ve yönetme yaklaşımı iklim değişikliğinde rapor kapsamındaki şirketlerin tamamında yerleşmiş durumda. Aynı oran su yönetiminde %78’e, biyoçeşitlilikte %36’ya, plastiklerde %24’e ve ormansızlaşmada %11’e düşüyor.
Şirketlerin %98’i değer zincirini haritalıyor veya bu süreci başlatmış durumda. Buna karşılık tüm tesisleri için coğrafi konum verisi sağlayabilenlerin oranı yalnızca %12.
Değer zinciri boyunca çevresel etkileşimi değerlendiren şirketlerin oranı iklim değişikliğinde %98 iken, plastiklerde %18 ve ormansızlaşmada %10 seviyesinde kalıyor. Bu fark, doğa risklerinin yer, tesis ve tedarik zinciri düzeyinde yönetilmesi için gereken veri altyapısının henüz yeterince gelişmediğini gösteriyor.
Su güvenliğinde güçlü performansa rağmen risk neden sürüyor?
CDP Türkiye 2025 raporuna göre: Türkiye’den CDP’ye yanıt veren şirketlerin %82’si suyu stres altındaki bölgelerden çekiyor. Şirketlerin %35’i tüm tesislerinin su riskine maruz kaldığını bildiriyor.
Suya ilişkin hedef belirleyen şirketlerin oranı %80’e ulaşmasına rağmen toplam su çekimi bir önceki raporlama yılına göre %16 arttı. Bu tablo, güçlü yönetişim uygulamaları ile yüksek operasyonel riskin aynı anda varlığını sürdürebildiğini gösteriyor.
Su riski tek bir şirketin tesis sınırları içinde çözülebilecek bir konu değil. Aynı havzayı kullanan şirketlerin, kamu kurumlarının, yerel yönetimlerin ve diğer kullanıcıların birlikte hareket etmesi gerekiyor. Doğa yönetiminin iklim yönetimine göre daha karmaşık olmasının temel nedenlerinden biri de bu ortak bağımlılık.
COP31’in elektrifikasyon hedefi şirketleri nasıl etkileyecek?
COP31 Başkanlığı, elektriğin küresel nihai enerji talebindeki payını 2035’e kadar %35’e çıkarmayı hedefleyen bir elektrifikasyon girişimi açıkladı. Bu hedef Türkiye’den raporlama yapan şirketlerin mevcut durumu açısından ne anlama geliyor?
Mirhan Köroğlu Göğüş: COP31 Başkanlığı’nın açıkladığı elektrifikasyon hedefi, enerji dönüşümünün yönünü yeniden tanımlıyor. Uzun yıllar boyunca enerji dönüşümünü daha çok yenilenebilir enerji kurulu gücü veya elektrik üretimi üzerinden konuştuk. Oysa artık asıl mesele, ekonominin ne kadarının temiz elektrikle çalıştırılabildiği.
Bu nedenle elektrifikasyon yalnızca bir enerji politikası değil; aynı zamanda sanayi politikası, rekabetçilik ve ekonomik dönüşüm konusu.
Türkiye açısından bu gelişme önemli bir fırsat sunuyor. Türkiye uzun yıllardır coğrafi konumu sayesinde Avrupa ile Asya arasında önemli bir enerji koridoru olarak öne çıkıyor. Son dönemde bu vizyon, yalnızca doğal gaz ve petrol akışının yönetildiği bir enerji geçiş ülkesi olmanın ötesine geçmeye başladı.
Yenilenebilir enerji kapasitesinin artırılması, elektrik iletim altyapısının güçlendirilmesi, bölgesel enterkonneksiyonların geliştirilmesi ve enerji piyasalarının bütünleşmesi, enerji merkezi yaklaşımının yeni bileşenleri haline geliyor. Bu dönüşüm, Türkiye’nin enerji güvenliği kadar sanayisinin rekabet gücü açısından da stratejik önem taşıyor.
Şirketler açısından olumlu bir dönüşüm görülüyor. Ancak enerji dönüşümünün artık yalnızca iklim değişikliğiyle sınırlı olmadığını da dikkate almak gerekiyor. Özellikle Avrupa pazarına entegre çalışan sektörler açısından bu dönüşüm, çevresel bir tercih olmaktan çıkıp ekonomik bir gereklilik haline geliyor.

Şirketlerin başarısını yalnızca ne kadar yenilenebilir enerji kullandıklarıyla değerlendirmek yeterli olmayacak. Asıl farkı, enerji tüketimini ne kadar verimli yönettikleri, üretim süreçlerini ne ölçüde elektrik temelli sistemlere dönüştürebildikleri ve bu dönüşümü uzun vadeli iş stratejileriyle yatırım planlarının bir parçası haline getirip getiremedikleri belirleyecek.
Küresel elektrifikasyon hedefi neyi kapsıyor?
COP31 Başkanlığı tarafından açıklanan hedef, elektriğin küresel nihai enerji talebindeki payını bugün %20’nin biraz üzerindeki seviyeden 2035’te %35’e çıkarmayı öngörüyor. Bu hedef yalnızca daha fazla elektrik üretimini değil, sanayi, ulaşım, binalar ve diğer ekonomik faaliyetlerde fosil yakıt kullanan süreçlerin temiz elektrikle çalışabilecek biçimde dönüştürülmesini gerektiriyor.
CDP verileri şirketlerin hazırlığı hakkında ne söylüyor?
CDP Türkiye 2025 raporuna göre: Türkiye’den raporlama yapan şirketlerde yenilenebilir enerji kullanımı artıyor. Buna karşılık toplam enerji tüketiminde yenilenemeyen kaynakların ağırlığı devam ediyor.
Bu tablo, enerji dönüşümünün başladığını ancak şirketler arasında aynı hızda ve derinlikte ilerlemediğini gösteriyor. Elektrifikasyon hedefinin yakalanması için yenilenebilir elektrik tedarikinin artırılmasının yanında, üretim süreçlerinin dönüştürülmesi, enerji verimliliğinin geliştirilmesi ve gerekli yatırımların uzun vadeli sermaye planlarına dahil edilmesi gerekiyor.
CDP Türkiye’nin COP31 sonrasındaki rolü nasıl değişecek?
CDP’nin Türkiye partnerliği 2010’dan bu yana Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu tarafından yürütülüyor. Bu dönemin en önemli katkısı ne oldu ve COP31 sonrasında CDP Türkiye’nin rolü nasıl gelişecek?
Mirhan Köroğlu Göğüş: Türkiye’de sürdürülebilirlik alanında 2010’dan bu yana yaşanan dönüşüme baktığımızda, en önemli kazanımlardan birinin ortak bir dilin oluşması olduğunu düşünüyorum.
CDP Türkiye olarak bu süreçte yalnızca şirketlerden çevresel veri toplayan bir platform olmadık. Uluslararası gelişmeleri Türkiye’ye taşıyan, şirketlerin yeni beklentilere hazırlanmasını sağlayan ve farklı paydaşlar arasında ortak bir anlayışın gelişmesine katkı sunan bir köprü görevi üstlendik.
Şirketlerin bu dönüşüme erken hazırlanabilmesi için uluslararası girişimleri, standartları ve iyi uygulamaları Türkiye’ye taşıdık, iş dünyasıyla buluşturduk ve kapasite gelişimini destekledik.
Bugün Türkiye’de zorunlu sürdürülebilirlik raporlamasına geçilirken en önemli avantajlardan biri, birçok şirketin bu kültürle daha önce gönüllü olarak tanışmış olması. CDP aracılığıyla edinilen deneyim yalnızca raporlama süreçlerine değil, şirketlerin yönetişim yapılarını güçlendirmelerine, veri yönetim sistemlerini geliştirmelerine ve uluslararası yatırımcı beklentilerini daha iyi anlamalarına da katkı sağladı.
Artık yalnızca küresel gelişmeleri Türkiye’ye aktaran değil, Türkiye’nin deneyimini de uluslararası platformlara taşıyan bir yapı olmayı önemsiyoruz. Sürdürülebilirlik alanında bilgi artık tek yönlü ilerlemiyor.
Türkiye’nin yalnızca uluslararası standartları uygulayan değil, bu standartların gelişmesine ve yaygınlaşmasına katkı sağlayan ülkelerden biri olmasını destekleyecek bir ekosistemin oluşmasına katkı sunmayı hedefliyoruz.
Siz ne düşünüyorsunuz?
Türkiye’den CDP’ye raporlama yapan şirketlerin COP31 öncesindeki önceliği sizce raporlama kapasitesini büyütmek mi, yoksa fosil yakıtlardan çıkışı ve doğa risklerini yatırım kararlarına bağlayan somut geçiş planlarını uygulamak mı olmalı? Görüşlerinizi yorumlarda paylaşın.
İlgili haberler
- Türkiye CDP verilerinde yükseliyor ama COP31 öncesi asıl sınav uygulama kapasitesi
- Sürdürülebilirlik raporlaması belirli Türk şirketleri için gönüllülükten zorunluluğa dönüştü
- Türkiye’de doğa dönüşümü hızlanıyor: Şirketlerin %24’ü riskleri ölçebiliyor
- Elektrifikasyonun ikinci perdesi: Bataryalar enerji sistemini nasıl yeniden şekillendiriyor
- Türkiye COP31 ev sahipliği: Antalya’da zirve, müzakerelerde Avustralya lider
- CDP Türkiye 2024 İklim Değişikliği ve Doğa Raporu açıklandı: Türkiye’den 28 şirket küresel liderler arasında

















