Soru 3. Dünya savaşı çıkacak mı değil. Durdurabilecek miyiz?
Dünya, tıpkı bir zaman serisi gibi başa sarıyor. Eski dünyanın “refahı optimize etme” dili (ESG, yeşil mutabakat) tek başına yeterli değil. Yeni dünyada tek bir sürdürülebilirlik kriteri var: Sistemler kilitlendiğinde, enerji kesildiğinde ve lojistik durduğunda ayakta kalabiliyor musun?
Hızlı bakış
- Küresel sistem, çip veri enerji ve tedarik zincirleri üzerinden savaş üretme modu sertliğine girerken küçük krizlerin otomatik tırmanma riski artıyor
- ABD Çin bloklaşması ve gri alan dosyaları sürdürülebilirliği barış dönemi hedeflerinden çok operasyonel süreklilik sorusuna çekiyor
- Büyük savaş riski tek bir kıvılcımdan çok bloklaşma eş zamanlı şoklar yanlış okuma ve ittifak refleksi birleşince büyüyor
- Kriz kanalları net kırmızı çizgiler vekalet sahası protokolleri kontrollü teknoloji gerilimi ve yüz kaybı kaçış rampaları tırmanmayı frenleyen beş mekanizma olarak öne çıkıyor
- Verimlilik için optimize edilen eski altyapı tasarımı tek noktaya bağımlılık nedeniyle gerilim rejiminde kırılganlık üretiyor ve kritik düğümler çip mıknatıs şebeke batarya hattında yoğunlaşıyor
- Türkiye için çoklu hat stratejisi enerji sürekliliği kritik girdilerde çeşitlendirme veri dayanıklılığı ve arz güvenliği üzerinden jeopolitik sigorta yaklaşımı sunuyor
Tez: Savaş artık tek bir cephede başlayıp biten bir olay değil; çip, veri, enerji ve tedarik zincirleri üzerinden yürüyen bir rejim. Bu rejim, yanlış hamleyi büyük savaşa çevirebilecek bir otomatik tırmanma sertliği üretir.
Biz hala “plastik pipetleri” ve “karbon ayak izini” tartışırken, dünya başka bir faza geçti. Büyük güçlerin ayrıştığı, ticaretin kaldıraç olarak kullanıldığı ve tedarik zincirlerinin “güvenlik protokolü”ne dönüştüğü bir çağdayız. Top ve tüfek her yerde değil; ama çip, veri, enerji ve tedarik zincirleri üzerinden çalışan bir savaş modu zaten devrede.
Bu yüzden soru “Ne zaman çıkacak?” değil. Soru şu: Bu süreci topyekun bir yıkıma dönüşmeden durdurabilecek miyiz? Ve daha da temel bir soru: Biz bu yeni dönemde sistemi sürdürebilecek miyiz?
Şu anda neredeyiz?
ABD–Çin hattı; teknoloji, Tayvan ve kritik madenler etrafında kalıcı bir bloklaşma rejimine dönüştü. Bu artık günlük haber değil, dünyanın işletim sistemi.
Tayvan çevresinde yapılan geniş çaplı tatbikatlar, “abluka / kuşatma” senaryosunu test eden bir mesaj paketi olarak okunuyor; aynı dönemde açıklanan caydırıcılık ve askeri destek hamleleri de “kaza + yanlış okuma + ittifak refleksi” riskini sürekli yüksek tutuyor.
Aynı anda, nadir topraklar ve çift kullanım (dual-use) ihracat kontrolleri gibi adımlarla tedarik zinciri jeopolitiğe kilitleniyor. Bu da “ekonomi krizi → güvenlik krizi” köprüsünü güçlendiriyor.
Gri alanlar haritası: Aynı anda birden fazla cephe

Resim tek bir hatta sıkışmıyor. Bloklaşma rejimi, farklı coğrafyalarda “kırılgan düğümler” üretiyor:
- Ukrayna–Rusya–AB: Savaşın uzaması, yaptırımlar ve enerji akışları üzerinden Avrupa’yı kalıcı bir güvenlik/ekonomi stres testine sokuyor. Sınır hattına yakın her tırmanma, ittifak reflekslerini tetikleme riski taşır.
- AB–Çin ticaret hattı: Sanayi politikaları ve ticaret önlemleri üzerinden sertleşen gerilim, “ticaret” dilini hızla “güvenlik” diline çeviriyor. Misillemeler, tedarik zincirini stratejik baskı aracına dönüştürüyor.
- AB–Rusya enerji ve yaptırım hattı: Enerji arzı, fiyatlar ve yaptırım rejimi; sürdürülebilirliği “erişim / süreklilik” eksenine çekiyor.
- ABD–Çin–Tayvan: Tatbikatlar, karşı hamleler ve destek adımları; “yanlış okuma” riskini kronik hale getiriyor. Kritik olan, tek bir olayın bile otomatik tırmanma zincirine bağlanabilmesi.
- İran ve Hürmüz: Enerji koridorları ve vekalet sahaları üzerinden gerilim, küresel fiyat ve lojistikte ani sıçramalar üretebilir. Bu hat, “enerji güvenliği”nin jeopolitik çıtasını belirler.
- Türkiye–Suriye: Sınır güvenliği ve sahadaki güç dengeleri; Türkiye için hem güvenlik hem ekonomi başlığında “süreklilik” baskısı yaratır.
- Türkiye–İsrail / Doğu Akdeniz: Bölgesel rekabet; enerji, deniz yetki alanları ve güvenlik katmanlarıyla birlikte okunur. Bu hat, aynı anda diplomasi ve lojistik risk üretir.
- Türkiye–Yunanistan: Ege ve Doğu Akdeniz başlıkları; hava/deniz sürtünmeleri ve deniz yetki alanı tartışmalarıyla “kaza” riskini daima canlı tutar.
- Venezuela–Guyana: Enerji jeopolitiğinin “beklenmedik” kıvılcım alanlarından biridir; büyük güç rekabetiyle birleştiğinde hızla büyüyebilir.
Bu dosyaların ortak noktası şu: verimlilik için optimize edilmiş sistemler (tek tedarikçi, tek rota, tek enerji akışı) gerilim rejiminde kırılganlaşıyor. Bu yüzden “savaş çıktı mı?” sorusu eksik; doğru soru “sistem otomatik tırmanmayı ne kadar kolay üretiyor?” sorusu.
“Çıktı mı?” değil, “otomatik tırmanıyor mu?”

Büyük savaşlar çoğunlukla tek bir “kötü karar”la çıkmaz. Bloklaşma + eş zamanlı şoklar + yanlış okuma + ittifak refleksi birleşince, krizler kendiliğinden tırmanır.
- Bloklar var: ABD çevresinde askeri–ekonomik ittifaklar, Çin çevresinde sıkılaşan karşı ağlar.
- Gri alanlar var: Tayvan, Güney Çin Denizi, boğazlar, enerji koridorları, kritik maden akışları.
- Kıvılcım sayısı çoğaldı: Bir tatbikat kazası, bir siber saldırı, bir ihracat yasağı, bir yanlış alarm…
- Sistem sert: Bu sertlik, tek bir yanlış hamleyi büyük savaşa çevirebilir.
Dolayısıyla “savaş çıktı” demek tam doğru değil; ama sistem, büyük savaş üretme modunda ve kilit henüz tamamen dönmeden fren gerektiriyor.
5 fren: Durdurabilir miyiz?

Evet, durdurmak mümkün. Ama “kimse savaş istemiyor” demekle değil; tırmanmayı frenleyen somut mekanizmalarla. Bu frenler kurulursa, sistem savaş üretme modunda olsa bile patlamayı geciktirmek ve riski yönetilebilir bir banda çekmek mümkün olabilir:
- Kriz kanalları (hotline): Askeri ve diplomatik hatların kriz anında dakikalar içinde devreye girmesi; yanlış alarmı gerçek çatışmadan ayıran ilk sigorta.
- Net kırmızı çizgiler: Muğlaklık çoğu zaman caydırıcılık sanılır; pratikte yanlış hesap riskini büyütür. Tarafların “kesin savaş sebebi” eşiğini daha açık tarif etmesi tırmanmayı sınırlar.
- Vekalet sahalarını yönetmek: Boğazlar, siber alan, kritik maden ve enerji ihracatı gibi dolaylı cephelerde “sınırlı kriz” protokolleri olmadan her hamle bir üst basamağı tetikler.
- Teknoloji savaşında kontrollü gerilim: Çip/AI ve nadir topraklar hattında “tam kopuş” yerine yönetilebilir seçici ayrışma; ekonomik şoku ve buna eşlik eden güvenlik paniğini azaltır.
- Yüz kaybı için kaçış rampaları: Liderlere geri adım atabilecekleri, siyasi maliyeti yönetilebilir diplomatik senaryolar sunulmadıkça her kriz otomatik sertlik üretir; Venezuela ve Tayvan etrafındaki tartışmalar bile bu baskıyı gösteriyor.
Buradaki ironi şu: Sürdürülebilirlik denince hala BM’nin 17 hedefi akla geliyor; yoksulluk, açlık, eğitim, iklim, barış, kurumlar… Aynı anda, başka bir yerde şehirleri kilitleyen bir kriz yaşanırken “kaç ton karbon saldık?” hesabı manşete çıkabiliyor. Bu çelişki, hedeflerin yanlış olduğu için değil; önceliğin ve sıralamanın yanlış kurulduğu için bu kadar çarpıcı.
17 hedefi tek tek sayıp “hangisi bu soruya cevap?” diye sorduğunda, savaş üretme modundan çıkışın kalbi ağırlıkla üç başlıkta atıyor: iklim eylemi (13), barış–adalet–güçlü kurumlar (16) ve hedefler için ortaklıklar (17). Yani önce birlikte düşünebilen, birlikte karar alabilen ve birlikte fren yapabilen bir dünya olmadan, diğer hedefler kağıt üzerinde kalıyor.
Sürdürülebilirlik 2.0’ın özeti: Bu beş fren, aslında “operasyonel süreklilik” için gerekli kurumsal refleks setidir. Sistem bu refleksi üretemiyorsa, en iyi hedefler bile en kötü zamanda erişilemez hale gelir.
Sürdürülebilirlik algısındaki “bug” (hata): Eski kod, yeni dünya

Bugünkü kurumsal sürdürülebilirlik anlayışı, dünyayı “barış dönemi” varsayımıyla kodluyor: tedarik zincirleri akacak, enerji gelecek, finansal sistem çalışacak… “Bug” burada: Sistem barışa göre tasarlandı; dünya ise giderek daha fazla gerilim ve çatışma rejiminde çalışıyor.
Yeni dünyada en büyük kırılganlık, tek noktaya bağımlılık. Enerji, gıda, su, veri ve tedarik sistemleri; savaş ve bloklaşma riskini azaltmak için değil, verimlilik ve maliyet için optimize edildi. Kesinti gelince hedefler değil, sistem konuşur.
Bu yüzden yeni tanım net: Sürdürülebilirlik = operasyonel süreklilik. Yani 3. Dünya Savaşı riskini azaltan altyapı tasarımı.
Teknoloji savaşında “kontrollü gerilim” ne demek?

“Tam kopuş” kulağa güçlü gelir; ama pratikte sistemi daha kırılgan yapar. Çünkü kopuş, iki tarafta da belirsizliği büyütür; belirsizlik büyüyünce firmalar stok şişirir, ülkeler ihracat kontrolünü sertleştirir, piyasalar risk primini yükseltir. Sonuç: Ekonomik şok, güvenlik paniğini besler; güvenlik paniği de tırmanma zincirini hızlandırır.
Kontrollü gerilim ise şunu hedefler: Rekabeti “kural tanımlı” tutmak, eşikleri teknoloji alanında da netleştirmek ve kritik düğümlerde topyekun kilitlenmeyi önlemek. Yani mesele “kim kazanacak?” tartışması değil; hangi düğümde koparsak sistem çöker? sorusudur.
Bugün bu düğümler özellikle üç hatta yoğunlaşıyor: çip ekosistemi (ileri üretim ekipmanı, tasarım yazılımları, paketleme), yapay zeka altyapısı (yüksek performanslı donanım, veri merkezi bileşenleri, bulut erişimi) ve kritik mineraller (nadir topraklar, mıknatıslar, batarya metalleri). Bu hatlar sadece “teknoloji” değil; enerji dönüşümünden savunmaya, otomotivden şebekeye kadar her şeyi sürükleyen birer stratejik kaldıraç.
- Kural 1 – Seçici ayrışma: En kritik askeri/çift kullanım alanlarda kısıtlar olabilir; ama sivil tedarik zincirini topyekun kilitlemek krizi büyütür.
- Kural 2 – Şeffaf eşikler: “Hangi teknoloji hangi gerekçeyle kısıtlanıyor?” sorusuna net yanıt yoksa, belirsizlik tırmanmayı hızlandırır.
- Kural 3 – Geri dönüş kanalı: Kriz anında tamamen kopmayı önleyecek minimum teknik/diplomatik iletişim hattı gerekir (aksi halde yanlış okuma artar).
Bu yüzden teknoloji savaşında kontrollü gerilim, sürdürülebilirliğin bir parçasıdır: Çünkü “operasyonel süreklilik” yalnızca elektrik ve lojistikle değil; çip, yazılım ve veri merkezi ekosistemiyle ayakta kalır. Bu düğümlerde sert kopuş yaşanırsa, etkisi yalnızca teknoloji şirketlerinde değil; tüm ekonomide, hatta gündelik hayatta hissedilir.
Kritik mineraller ve donanım: “yeşil dönüşüm”ün sessiz darboğazı
Kritik mineraller başlığı genelde “madencilik” gibi okunuyor; oysa pratikte mesele donanımın üretilebilmesi. Çip, mıknatıs, güç elektroniği, kablo, trafo, batarya… Bunların hepsi aynı anda “yeşil dönüşüm”ün altyapısı ve aynı anda jeopolitiğin baskı noktası.
- Rüzgar (mıknatıs düğümü): Modern türbinlerde kullanılan bazı jeneratör tasarımları, yüksek performanslı mıknatıs zincirine hassas. Bu zincirde yaşanan bir kesinti, “bir parça yokluğu” değil, kurulum takviminin kayması demek.
- Şebeke (bakır–kablo–trafo düğümü): Enerji dönüşümü, üretim kadar iletim ve dağıtım meselesi. Kablo, trafo, anahtarlama ekipmanı ve güç elektroniği bulunamazsa, sahada yeni kapasite “var” görünür ama sisteme tam bağlanamaz. Sonuç: süreklilik riski.
- Elektrikli araç ve depolama (batarya düğümü): Batarya zinciri; hammadde + rafinasyon + hücre + paket + geri kazanım katmanlarından oluşur. Buradaki bir kırılma, sadece otomotivi değil; şebeke esnekliği ve depolama yatırımlarını da etkiler.
Bu yüzden “tam kopuş” yaklaşımı, bazı sektörlerde ilk anda “güç” gibi görünse de, gerçekte operasyonel sürekliliği hedef alan bir şok üretebilir. Çünkü kopuş, aynı anda birden çok düğümü kilitleyerek; maliyetleri, teslim sürelerini ve belirsizliği büyütür. Belirsizlik büyüdüğünde ise piyasalar ve devletler daha sert refleks verir: daha fazla kontrol, daha fazla stoklama, daha az şeffaflık. Bu da otomatik tırmanmayı hızlandırır.
Şirketler için pratik okuma: “teknoloji savaşı” aslında tedarik mimarisi savaşıdır
Kontrollü gerilim yaklaşımı, şirket düzeyinde de ölçülebilir bir çerçeveye indirgenebilir. Soru şudur: Benim kritik düğümüm hangisi? Çip mi? Güç elektroniği mi? Mıknatıs mı? Kablo-trafo mu? Batarya bileşeni mi?
- Bağımlılık haritası: Tek tedarikçi, tek ülke, tek rota bağımlılığı nerede?
- İkame tasarımı: “Aynı işi gören başka malzeme/komponent” opsiyonu var mı, yoksa ürün tek bir düğüme kilitli mi?
- Stok ve zaman tamponu: Krizde kaç hafta/ay dayanırım? Bu sayı gerçek mi, kağıt üzerinde mi?
- Geri kazanım ve ikinci kaynak: Hurda, geri dönüşüm, yerel yan sanayi gibi ikinci kaynaklar devreye girebiliyor mu?
Sonuç: “Kontrollü gerilim”, yalnızca devletlerin diplomasi kavramı değil; aynı zamanda şirketlerin ve ekonomilerin dayanıklılık mühendisliği. Çip–mıknatıs–şebeke–batarya düğümlerinde kırılma yaşanırsa, etki sadece teknoloji firmalarında değil; enerji sürekliliğinden lojistiğe, enflasyondan kamu düzenine kadar her yere yayılır.
Türkiye için çıkış yolu: Çoklu hat stratejisi
Bu kaotik denklemde Türkiye gibi ülkeler için sürdürülebilirlik, “taraf seçmek”ten çok kendi kendine yetebilme kapasitesini artırmaktır. Enerjide yerlileşme, gıdadaki arz güvenliği, sanayide kritik girdiler için alternatif tedarik hatları ve veri/altyapı dayanıklılığı… Bunlar artık yalnızca ekonomi politikası değil, ulusal güvenlik doktrinidir.
Çoklu hat stratejisi pratikte şunu söyler: Tek bir ülkeye, tek bir rotaya, tek bir teknoloji ailesine, tek bir tedarikçiye kilitlenme. Çünkü gerilim rejiminde risk “fiyat artışı” değil; erişimin kesilmesidir.
1) Enerji sürekliliği: Üretim kadar şebeke ve esneklik

Türkiye için enerji dönüşümü yalnızca yeni santral kurmak değil; şebekeyi ayakta tutmak meselesidir. Üretim artsa bile iletim/dağıtım, trafo-kablo, güç elektroniği ve depolama tarafı yetişmezse sistem “var” gibi görünür ama tam bağlanamaz. Çoklu hat stratejisi burada üç şeye odaklanır: dağıtık üretim, depolama/esneklik ve kritik şebeke ekipmanında tedarik çeşitlendirmesi.
2) Sanayi ve kritik girdiler: Çip–güç elektroniği–mıknatıs düğümü
Türkiye’nin ihracat omurgası otomotiv, beyaz eşya, makine ve elektrik-elektronik. Bu sektörlerde kırılgan düğümler artık “hammadde”den çok kritik komponent: çip, sensör, güç modülü, inverter, endüstriyel sürücü, yüksek performanslı mıknatıs, batarya bileşenleri. Bu düğümlerde kopuş olursa, sadece üretim yavaşlamaz; teslimat ve finansman döngüsü kırılır.
3) Gıda ve su: Fiyat değil erişim riski
Gıda güvenliği, kriz anında “hangi fiyata?” sorusundan önce “var mı ve geliyor mu?” sorusudur. Sulama verimliliği, depolama/soğuk zincir, lojistik süreklilik ve ithalata bağımlı girdiler (ör. gübre/ham madde) bu resmin parçasıdır. Çoklu hat stratejisi, tarımı romantize etmez; arz güvenliği ve lojistik olarak okur.
4) Veri ve altyapı dayanıklılığı: Siber + fiziksel süreklilik
Şebeke, ödeme sistemleri, lojistik, üretim ve kamu hizmetleri aynı anda dijitalleşti. Bu yüzden sürdürülebilirlik artık “raporlama” değil; kesinti altında çalışma kabiliyetidir. Yedeklilik, segmentasyon, olay müdahalesi, yerel kapasite ve kritik servislerin sürekliliği; bu dönemin gerçek KPI setidir.
Mini kontrol listesi: Türkiye’nin “çoklu hat” soruları
- Tek ülke/tek rota bağımlılığı: Kritik girdilerde (çip, güç elektroniği, mıknatıs, trafo-kablo, batarya) tek bir kaynağa kilitli miyiz?
- İkame ve tasarım esnekliği: Aynı işi gören alternatif komponent/standartlar var mı, yoksa ürün aileleri tek düğüme mi bağlı?
- Stok ve zaman tamponu: Krizde kaç hafta/ay dayanırız? Bu sayı tedarikçi vaadi mi, sahada test edilmiş mi?
- Yerel yan sanayi ve geri kazanım: Geri dönüşüm/yeniden kullanım/ikinci kaynak mekanizmaları devreye girebiliyor mu?
- Şebeke esnekliği: Depolama, talep yönetimi ve dağıtık üretim entegrasyonu “pilot” mu, “ölçek” mi?
Bu yüzden Türkiye için yeşil dönüşüm, “iyi niyet” değil; enerji, gıda ve veri altyapısında jeopolitik bir sigorta poliçesidir. Hangi blokla yakın olduğumuzdan bağımsız olarak, kırılgan düğümleri çoğaltmayan; tam tersine çeşitlendiren, yerelleştiren ve kesinti altında çalıştıran bir mimari kurmak zorundayız.
Bu yazı bir çağrı: 2026 ve sonrası için sürdürülebilirlik, yalnızca raporlama ve hedef beyanı değil; dayanıklılık mühendisliğidir. Yani sistemi kesinti altında da çalıştırabilme sanatı: enerji sürekliliği, tedarik alternatifleri, veri dayanıklılığı ve finansal tamponlar. Eğer bu refleks setini kuramazsak, en iyi niyetli hedefler bile ilk büyük şokta “kağıt üzerinde doğru” kalır.
Çünkü bu çağda mesele büyümek değil; kırılmadan büyümek.
Kapanış: Sürdürülebilirlik bir PR dosyası değil, survival protokolüdür
Yeşil Haber olarak uyarmakla yetinmiyoruz: 2026 ve sonrası “dünyayı kurtarma” yılları değil, dünyadaki yerimizi koruma yılları olacak. Sürdürülebilirlik artık bir PR malzemesi değil; elektrik kesilince, lojistik durunca, finansman pahalanınca ve veri saldırı altındayken bile sistemi ayakta tutma sanatıdır.
Not: Bu metin bir “sistem analizi”dir. Amacı korku üretmek değil; yeni dönemin gerçek KPI’larını açıklamak ve dayanıklılık üzerinden çözüm tartışmasını başlatmaktır.
Seri girişi: Bu yazı, “Sürdürülebilirlik 2.0: Hayatta Kalma Ekonomisi” serisinin girişidir. Devam yazılarında Enerji Sürekliliği, Tedarik Güvenliği, Veri Dayanıklılığı ve Finansal Dayanıklılığı tek tek ele alacağız.
Okura soru
Sürdürülebilirlik 2.0 için en kritik fren mekanizması sizce hangisi: kriz kanalları mı, kırmızı çizgiler mi, teknoloji hattında kontrollü gerilim mi?
İlgili haberler
- Davos 2026 gündemi Yeşil vitrin yerini güvenliğe bıraktı
- 650 MW YEKA GES-2025 kritik maden riski ve enerji geçişi
- Nadir Toprak Elementleri ve Türkiye’nin Stratejik Geleceği
- ABD fon dalgası ve Türkiye’nin nadir toprak hamlesi
- IICEC Konferansı 2026 enerji eşiği ve kritik mineraller
- SHURA 2025 elektrik dağıtım raporu Firecarrier analizi
- AB, CBAM’de montajlı ürün kapsamı ve anti-kaçınma: Türkiye’ye etkiler
- AB ve İngiltere karbon piyasalarını bağlayacak müzakereler başlıyor

















