İmparatorluklar neden çöker başlığıyla antik sikkeler, tarihi sütunlar, İstanbul Boğazı, yük gemisi ve hammaddelerden oluşan kolaj.
Para, ticaret yolları ve kaynak güvenliği, imparatorlukların geçmişiyle bugünün yeşil ekonomisini aynı soruda buluşturuyor. Temsili editoryal illüstrasyon.

İmparatorluklar çoğu zaman cephede değil; parasını, ticaret yolunu ve iç bütünlüğünü kaybettiğinde düşer. Bugün aynı sınav su, gübre ve kritik minerallerde.

Uzun süredir aynı soruya dönüp duruyorum: Bir savaşı gerçekten kim kazanır? Haritada daha çok toprak tutan mı, yoksa savaştan sonra üretmeye, beslenmeye, ticaret yapmaya ve bunları finanse etmeye devam edebilen mi? Tarih bana ikincisini gösteriyor. Bir devlet askeri hedeflerinin tamamına ulaşamasa bile, savaş sonrası denge rakibine kendisinden daha ağır bir dezavantaj bırakıyorsa, o savaşı kazanmış sayılabilir. Bu düşünce, uluslararası ilişkiler literatüründeki göreli kazanç yaklaşımıyla kesişiyor: Devletler yalnızca kendi elde ettiklerine değil, rakiplerinin kendilerine kıyasla hangi konuma geldiğine de bakıyor. Biz adını koymadan önce de bu hesap binlerce yıldır alttan alta işliyordu.

Bu yazının kıvılcımı, jeopolitik yorumcu Jiang Xueqin’in bir YouTube röportajı oldu. Söylediklerinin bir kısmına katılmıyorum, bazı iddialarını da aşağıda düzeltiyorum. Ama Yeşil Haber’de aylardır ayrı ayrı yazdığımız parçaları, yani gümrük kararlarını, kritik mineralleri, karbon vergisini, su ve gübreyi aynı masaya koyması bana bir şey hatırlattı: Bunlar ayrı haberler değil, aynı haritanın pikselleri.

Savaş, aşınmış bir düzene vurulan son darbe mi?

Antik Akdeniz limanında tahıl çuvalları taşıyan işçiler, yelkenli ticaret gemileri ve ön planda gümüş sikkeler.
Roma örneği, tahıl ve vergi akışları üzerindeki denetimin siyasi güç için önemini gösteriyor. Temsili editoryal illüstrasyon.

Roma’da tahıl yolu. Batı Roma’nın çöküşü genellikle istilalar ve yağmalarla anlatılır. Oysa en ağır darbelerden biri yalnızca bir kentin kaybı değil, tahıl ve vergi akışları üzerindeki denetimin el değiştirmesiydi. Vandallar 439’da Kartaca’yı ele geçirdiğinde, Roma kentinin tahılını ve imparatorluğun vergi gelirinin önemli bir bölümünü sağlayan Kuzey Afrika el değiştirdi. Toprak yok olmadı, buğday yetişmeye devam etti. Ama artık eski merkezin kullanımına aynı koşullarla sunulmuyordu. Bundan yaklaşık iki yüzyıl önce, denarius ve ardından antoninianus gibi sikkelerin gümüş içeriğinin aşınması, para düzenindeki kırılganlığın başka bir yüzünü göstermişti.

İngiltere’de sterlin. İngiltere İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıktı. Ama savaş sonrası kurulan düzende rezerv para artık doların elindeydi. Kırılma 1956’da Süveyş’te görünür oldu. IMF’nin kendi tarih çalışmasına göre Süveyş, İngiltere için aynı zamanda bir finansal krizdi: İngiltere Merkez Bankası sterlinin dolar karşısındaki sabit kurunu korumak için dolar rezervlerini eritmek zorunda kaldı ve sonunda IMF kaynağına başvurdu. Tarihçilerin vurguladığı ince nokta şu: Washington’ın sterline saldırmasına gerek yoktu, desteğini esirgemesi yetti. Ordu sahadaydı, ama parayı savunma gücü başka bir başkentteydi.

Osmanlı’da yol ve borç. Osmanlı Birinci Dünya Savaşı’nda dağıldı. Ama savaşa girdiğinde iki ayağı çoktan aşınmıştı. Ümit Burnu yolunun ve Atlantik ticaretinin yükselişi, Akdeniz ve Levant hattını yüzyıllar önce ikinci plana itmişti. Para tarafındaki kırılma ise 1875’teki ödeme durdurmanın ardından geldi. 20 Aralık 1881 tarihli Muharrem Kararnamesi ile kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi, tuz ve tütün başta olmak üzere bazı devlet gelirlerini doğrudan yabancı alacaklılar adına toplamaya başladı. Mahfi Eğilmez’in değerlendirmesiyle, devlet vergi koyma ve kaldırma gibi mali egemenlik haklarının bir bölümünü böylece yitirmiş oldu.

Avusturya-Macaristan’da iç bütünlük. Bu örnek tabloya üçüncü bir ayak ekliyor. 1867 uzlaşması ticaret, gümrük ve para politikasını on yılda bir yeniden pazarlık edilen ortak işler haline getirmişti; Macar yarısındaki Slovak, Rumen ve Sırp liderler ise daha fazla özerklik istiyordu. Yani amalgam savaştan önce de dağınıktı. Ama ikili monarşinin dağılması yalnızca farklı ulusları barındırmasıyla açıklanamaz. Savaş, mevcut gerilimleri ağırlaştırırken imparatorluk içinde birlikte kalmanın siyasi anlamını da değiştirdi. Burada cephedeki sonuç ile içerideki çözülme birbirinden ayrı süreçler değil, birbirini besleyen gelişmelerdi.

Bu tabloya dürüstçe bir sınır da çizmek gerekiyor. Askeri ya da teknolojik uçurumun çok büyük olduğu durumlarda savaşın kendisi belirleyici olabiliyor; Roma’nın MÖ 146’da Kartaca’yı yıkması ya da salgınların da payıyla Amerika kıtasındaki fetihler bunun örnekleri. Ama büyük güçler arasındaki rekabette tablo genellikle tersine işliyor: Para, ticaret yolu ve iç bütünlükteki aşınma savaşın sonucunu büyük ölçüde belirler; savaş da bu akışları bozarak aşınmayı hızlandırır. İkisi birbirini besler.

Çin’in kartı, Spruce Pine’ın kartı: Bağımlılık iki yönlü

Kuvars kristalleri, beyaz mineral örnekleri, metalik cevher ve silisyum levhanın liman ve dünya haritasıyla birleştiği kolaj.
Kuvars ve bor gibi kritik girdiler, yeşil dönüşümde tedarik bağımlılığının karşılıklı olduğunu hatırlatıyor. Temsili editoryal illüstrasyon.

Kritik mineraller tartışması çoğu zaman tek yönlü anlatılıyor: Çin nadir toprak elementlerini ve silisyumu kontrol ediyor, dünya da ona muhtaç. Röportajın bende açtığı en verimli soru, bu anlatıyı tersinden okumak. Bir üretim aşamasında güçlü olmak, bütün zincirde bağımsız olmak anlamına gelmiyor. Güçlü halkalar da başka coğrafyalardan gelen girdilere bağımlı olabilir.

ABD’nin Kuzey Carolina eyaletindeki Spruce Pine bölgesi bunun en çarpıcı örneklerinden. ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu (USGS) 2026 verilerine göre, 2025’te ABD’de yüksek saflıkta kuvars üreten iki şirket de bu bölgedeydi. Bu kuvars, güneş hücreleri ve yarı iletkenler için kullanılan silisyum kristallerinin büyütüldüğü potaların hammaddesi. Röportajda geçen “dünyanın yüzde 90’ı” rakamını ise USGS verisi doğrulamıyor. Doğru ifade, Spruce Pine’ın bu zincirin kritik merkezlerinden biri olduğu.

Aynı tablo, Türkiye’nin de bu oyunda bir oyuncu olduğunu gösteriyor. USGS’nin bor raporuna göre ABD, 2021–2024 döneminde bor ithalatının yüzde 90’ını Türkiye’den yaptı. Bu oran ABD’nin toplam bor tüketimini değil, ithalatının kaynak dağılımını gösteriyor; ABD aynı zamanda büyük bir üretici ve net ihracatçı. USGS, Türkiye için 950 milyon tonluk rezerv bildiriyor. Bor, yalıtımdan ısıya dayanıklı cama ve yarı iletken üretimine kadar uzanan bir girdi. Yani bağımlılık haritasında Türkiye yalnızca alıcı değil, satıcı tarafında da duruyor.

Gümrük duvarları ve ihracat kısıtları için de aynı mantık geçerli. Bir ülkenin kritik bir girdinin satışını kısması, alıcının bağımlılığını baskı aracına çevirebilir. Ama aynı karar satıcının pazarını, gelirini ve güvenilir tedarikçi itibarını da riske atar. Bu zararın kimde daha ağır olacağını, tarafların ne kadar hızlı ikame bulabildiği belirler. Ticaret savaşının kazananı, çoğu zaman en çok vuran değil, en hızlı uyum sağlayandır.

Gemiden önce güven: Hürmüz’de ne oldu?

Kurak kıyılar arasındaki deniz geçidinde tanker ve yük gemisi; ön planda gübre granülleriyle dolu çuval ve buğday başakları.
Hürmüz’deki kesintiler petrol ve doğal gazın yanı sıra gübre akışını ve tarımsal üretimin maliyetini de etkiliyor. Temsili editoryal illüstrasyon.

Röportajın en çarpıcı içgörüsü şu: Küresel ticareti durdurmak için bütün gemileri batırmak gerekmez, güveni sarsmak yeter. Çünkü deniz ticareti sigortaya dayanır. Sigortacı bir güzergâhı öngörülemez bulduğunda prim yükselir, bazı gemiler rotayı değiştirir, bazıları hiç yola çıkmaz.

2026’daki Hürmüz krizi bunun ne kadar hızlı işlediğini veriyle gösterdi. Uluslararası Ticaret Merkezi’nin (ITC) ağustosta yayımlanan analizine göre Hürmüz, küresel deniz yoluyla petrol ticaretinin yaklaşık dörtte birini ve dünyada ticareti yapılan ürenin üçte birini taşıyor. Boğaz’a bağımlı ekonomilerin seçilmiş 12 stratejik üründeki ihracat hacmi, nisan 2026’da bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 54 geriledi. Düşüş sıvılaştırılmış doğal gazda yüzde 95, ürede yüzde 83, metanolde yüzde 80, amonyakta yüzde 75 oldu.

Bu veri, röportajdaki bir hatayı da düzeltiyor. Jiang, gübre üretimini dünyanın “kuzeyine”, ithalatını ise Orta Doğu’yu da içeren “güneye” yazıyor. Oysa Körfez, dünyanın en büyük üre ve amonyak ihracatçıları arasında. Bu düzeltme tezi zayıflatmıyor, güçlendiriyor: Hürmüz’deki bir kesinti yalnızca petrolü değil, dünyanın tarlalarına giden azotu da vuruyor.

Aynı analiz bir ölçü de koyuyor. ITC’ye göre alternatif tedarikçiler 12 ürünün 10’unda sevkiyatı artırdı, ama açığı tamamen kapatabildikleri ürün sayısı yalnızca ikiydi. Risk ticareti pahalılaştırır, geciktirir ve başka yollara iter; bu, bütün ticaretin bir anda durması demek değildir. İmparatorlukları yoran da tek bir ani kesintiden çok, bu sürekli ve birikimli pahalılaşmadır. Buradan bu yazının ölçüsü çıkıyor: Normal zamanda çok verimli olan bir üretim sistemi, kriz anında son derece kırılgan olabilir. Bir ekonomiyi, imparatorluğu ya da enerji sistemini yalnızca iyi günlerdeki verimliliğiyle değil, akışlar zorlandığında çalışmayı sürdürüp sürdüremediğiyle değerlendirmek gerekiyor.

Su ve iklim: Panama ile Süveyş aynı anda

Solda düşük su seviyeli tropik bir kanal kilidindeki yük gemisi, sağda çöl içinden geçen kanalda ilerleyen konteyner gemileri.
Panama’da düşük su seviyesi ve Süveyş güzergâhında çatışma riski, aynı deniz ticareti sistemini farklı nedenlerle sıkıştırıyor. Temsili editoryal illüstrasyon.

Jiang önümüzdeki yirmi yılın çatışmalarının petrol değil su üzerinden çıkacağını söylüyor ve su stresi haritasındaki kırmızı alanları “savaşın çıkacağı yerler” olarak okuyor. Bu, haritaya fazla anlam yüklemek. Su stresi bir haritada kırmızıyla gösterilebilir; ama o kırmızının savaşa mı, yoksa bir paylaşım anlaşmasına mı dönüşeceğini siyaset belirler. Su, tek başına bir savaşın nedeni olmaktan çok, mevcut gerilimlerin hangi noktada taşınamaz hale geleceğini belirleyen bir çarpan.

Bu çarpanın nasıl işlediğini birkaç yıl önce gördük. BM Ticaret ve Kalkınma Örgütü (UNCTAD) 2024 Deniz Taşımacılığı Raporu’na göre Panama ve Süveyş kanallarındaki geçişler 2024 ortasında zirve dönemlerine göre yüzde 50’nin üzerinde azaldı. Panama’da neden iklimle bağlantılı düşük su seviyesiydi, Süveyş’te Kızıldeniz’deki çatışma. Biri kuraklık, diğeri silah; ama ikisi de aynı lojistik sistemi sıkıştırdı. Gemilerin daha uzun rotalara yönelmesi maliyetleri, gecikmeleri ve karbon emisyonlarını birlikte artırdı.

Yeşil ekonomi açısından en önemli ders burada: İklim ve savaş ayrı başlıklar gibi görünüyor, ama aynı tedarik zincirine aynı anda baskı yapabiliyor. Dolayısıyla iklime uyum yatırımı aynı zamanda bir ticaret güvenliği yatırımı.

Röportajda benimsemediğim bir tırmanma iddiası da var. Jiang, oyun teorisinin bir büyük gücü rakibinin elektrik santrallerine ve tuzdan arındırma tesislerine saldırmaya “mecbur bırakacağını” öne sürüyor. Bir tırmanma senaryosunun bir aktöre rasyonel görünmesi, onu kaçınılmaz ya da meşru yapmaz. İçme suyu tesisleri ve sivil halkın hayatta kalması için zorunlu altyapı, Cenevre Sözleşmeleri Ek Protokolü’nün 54. maddesi ve uluslararası insancıl hukukun teamül kuralları kapsamında korunuyor. Ama tersinden okununca bu senaryo çok önemli bir gerçeği gösteriyor: Modern çatışmanın hedefi giderek daha fazla su ve enerji altyapısı oluyor. Bu da su ve enerji altyapısının dayanıklılığını doğrudan bir sürdürülebilirlik meselesine çeviriyor.

İnsan mı, robot mu: Bakımı kim yapacak?

Ev ortamında yaşlı bir erkeğin elini tutan bakım çalışanı; arkada yardımcı robot, liman ve mineral üretimi görüntüleri.
Bakımın sürekliliği insan emeğine dayanırken yardımcı teknolojiler de enerji, mineral ve yarı iletken tedarikine bağlı. Temsili editoryal illüstrasyon.

Bir toplumun devamlılığı yalnızca malzeme akışlarına değil, bakım emeğine de bağlı. Bu emeği nasıl değerlediğimize bakınca, uzun süredir söylediğim bir şey yeniden önüme çıkıyor: Bugünün şirket hesaplarında robot korunacak bir yatırım varlığı olarak görülüyor; amorti ediliyor, bakımı yapılıyor, sigortalanıyor. Onu tamamlayan insan emeği ise kolayca değiştirilebilir bir maliyet kalemi sayılıyor ve zor zamanda ilk kısılan kalem oluyor. Röportajda aynı soğuk hesabın öbür yüzü dile geliyor: Tedarik zincirleri kırılınca insan, robottan daha ucuz bir çözüm haline geliyor. İkisi de aynı değer sistemine işaret ediyor ve ikisi de sorgulanmayı hak ediyor.

Yaşlanan Avrupa için bu soru soyut değil. OECD’nin uzun süreli bakım işgücü raporu, nüfus yaşlanmasının bakım çalışanlarının sayısındaki artışı geride bıraktığını, sektördeki ücretlerin düşük, çalışma koşullarının ağır olduğunu gösteriyor. Teknoloji verimliliği artırabilir; ama bakımın kendisini, yani bir insanın başka bir insana dokunmasını, tek başına üstlenemez.

Üstelik robotlar da aynı akışlara bağlı: bakır, lityum, nadir toprak elementleri ve yarı iletkenler. Tedarik zinciri kırıldığında robot vaadi de kırılıyor. Bu yüzden göç meselesi yalnızca bir sınır yönetimi sorunu değil. Asıl soru, bakımı kimin, hangi ücretle ve hangi haklarla yapacağı. Bu soruyu göçmeni bir tehdit görüntüsüne indirgeyerek cevaplayan siyaset, hem insanı hem de kendi geleceğini yanlış fiyatlıyor.

Türkiye’nin elindeki kartlar ve zaafları

Ticaret yolu denetimi tezinin bugünkü karşılığı Türkiye’nin hemen yanında yaşanıyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, 15 Ağustos 2026 tarihli açıklamasında Hürmüz krizini bölge için bir fırsat olarak da değerlendirdi. Irak petrolünün önemli bir kısmının Hürmüz yerine Türkiye ve Ceyhan üzerinden dünya piyasalarına ulaştırılması, Katar gazının Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye ya da Irak ve Kalkınma Yolu üzerinden Türkiye’ye gelmesi gibi seçeneklerin artık masada olduğunu söyledi.

Bu, Türkiye’nin en güçlü kartı: Bir güzergâh. Ama yazının başından beri gördüğümüz ders burada da geçerli. Bir güzergâhın değeri, üzerinden geçen boru ya da yol kadar, ona duyulan güvene bağlı. Sigortacının, yatırımcının ve alıcının bir koridoru öngörülebilir bulması, onu inşa etmek kadar önemli.

İkinci kart, yukarıda gördüğümüz bor. Zaaf tarafında ise enerji var. Türkiye doğal gazının büyük bölümünü ithal ediyor ve azotlu gübrenin ana girdisi doğal gaz. Yani Hürmüz’deki bir şok, hem gaz faturası hem de gübre fiyatı üzerinden Türk çiftçisine ulaşabiliyor. Su stresi altındaki havzalar ve iklim değişikliğinin tarım üzerindeki baskısı da aynı denklemin parçası. Türkiye bu oyunda hem kart tutan hem de kırılganlığı olan bir oyuncu.

Yeşil dönüşüm bağımlılığı azaltıyor mu, coğrafyasını mı değiştiriyor?

Bence son iki yüzyılın dersi şu: Güçler büyüdükçe büyük güçler arasındaki savaşlar da daha yıkıcı hale geldi. Büyüyen üretim ve yıkım kapasitesi, büyük güçler arasındaki bir savaşın maliyetini yalnızca cephede değil, birbirine bağlı ekonomiler boyunca da ağırlaştırıyor. Karşılıklı bağımlılık artık yalnızca iş birliğinin zemini olarak değil, baskı aracı olarak da tartışılıyor. Şimdi o bağımlılıkların birçoğunda çatlaklar görüyoruz. Bu bir kehanet değil; ama görmezden gelinemeyecek bir uyarı.

Yeşil dönüşüm bu tablonun dışında değil. Güneş panelleri ve yarı iletkenler aynı yüksek saflıktaki kuvarsa, elektrikli araçlar ve robotlar aynı bakıra, lityuma ve nadir elementlere bağlı. Dönüşüm bazı bağımlılıkları, örneğin ithal petrole bağımlılığı azaltırken, yenilerini kuruyor. Ama bu iki bağımlılık aynı türden değil. Petrol yakılır ve sürekli yeniden alınmak zorundadır; tedarik kesildiğinde işletme kısa sürede durur. Bir güneş panelinin üretiminde kullanılan malzeme ise kurulduktan sonra yıllarca panelin içinde kalır; kesinti çalışan santrali değil, yeni kapasite kurulumunu, yedek parçayı ve bakımı vurur. İkisi de kırılganlık yaratır, ama zamanlaması ve etkisi farklıdır. Bu yüzden dönüşüm bağımlılığın yalnızca coğrafyasını değil, niteliğini de değiştiriyor. Bu yüzden enerji dönüşümünü yalnızca kurulan megavatlarla değil; malzeme tedariki, su, taşımacılık ve üretimin kriz anında sürüp sürmediği üzerinden de ölçmek gerekiyor.

Sürdürülebilirlik yalnızca daha az karbon salmak değil. Bir toplumun suya, gıdaya, enerjiye ve bakıma erişimini şoklar karşısında koruyabilmesi. Verimlilik ile dayanıklılık arasındaki fark, yeşil ekonominin de ölçüsü olmalı. İmparatorlukların tarihi her savaşa uyan bir yasa vermiyor; ama büyük güçler arasındaki rekabette tekrar eden bir örüntü gösteriyor: Savaşı çoğu zaman, savaştan sonra kendi akışlarını çalıştırmaya devam edebilen kazanıyor. Yeşil ekonominin başarısı da hangi bağımlılıkları azalttığımız, hangilerini yeniden kurduğumuz sorusuyla sınanacak.

Siz ne düşünüyorsunuz? Türkiye için en kritik akış hangisi: enerji, su, gıda mı, yoksa ticaret yolları mı?

Kaynaklar ve kapsam

Bu yazı bir görüş yazısıdır. Jiang Xueqin’in röportajı çıkış noktası olarak kullanıldı; röportajdaki öngörüler ve senaryolar bu yazının kabulü değildir, doğrulanamayan veya hatalı bulunan iddialar metne alınmadı. Deniz ticareti verileri UNCTAD ve ITC’den, mineral verileri USGS’den, bakım işgücü değerlendirmesi OECD’den, Süveyş krizinin finansal boyutu IMF yayınından, Türkiye’ye ilişkin güzergâh açıklaması Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığından, insancıl hukuk hükmü ICRC veri tabanından, 1867 uzlaşmasına ilişkin bilgi ABD Kongre Kütüphanesinin Macaristan ülke çalışmasından alındı. Tarihsel özetler ansiklopedik kaynaklara ve iktisat tarihi değerlendirmelerine dayanıyor.

İlgili haberler


Bir Cevap Bırakın

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz