SHURA Enerji Dönüşümü Merkezi’nin yenilenebilir hidrojen raporu, Türkiye’nin potansiyelinin teknik değil yönetişim ve talep eksikliği nedeniyle sınırlı kaldığını vurguluyor. Asıl soru, Türkiye’nin bu pencereyi stratejik bir sanayi hamlesine dönüştürüp dönüştüremeyeceği.
Hızlı bakış
- SHURA raporu, Türkiye’de yenilenebilir hidrojenin ilerlemesi için sektörler arası eylem planı ve yönetişim yapısının kritik olduğunu vurguluyor.
- Rapor, hidrojen üretiminin mevcut yenilenebilir elektriği ikame etmemesi için eklenebilirlik ilkesine dayalı düzenleyici çerçeve öneriyor.
- Demir çelik, gübre, kimya ve uzun mesafe taşımacılık yenilenebilir hidrojenin kısa ve orta vadede öncelikli kullanım alanları olarak öne çıkıyor.
- Standartlar ve sertifikasyon uyumu, özellikle AB pazarıyla entegrasyon ve ihracat potansiyeli için belirleyici görülüyor.
- Türkiye’nin potansiyeli yüksek olsa da talep mekanizmaları, altyapı, depolama ve su stresi risklerinin planlamaya dahil edilmesi gerekiyor.
Ne dedi SHURA: Eylem planı, eklenebilirlik ve sektör önceliği

SHURA raporu, Türkiye’nin yenilenebilir hidrojen potansiyelinin yüksek olduğunu ancak bu potansiyelin sektörler arası bir eylem planı olmadan hayata geçirilemeyeceğini açık biçimde ortaya koyuyor. Raporda, hidrojen üretiminin mevcut yenilenebilir elektrik kapasitesiyle rekabet etmemesi gerektiği, yani “eklenebilirlik” (“additionality”) ilkesinin esas alınması gerektiği özellikle vurgulanıyor.
Raporda, yenilenebilir hidrojen üretiminin mevcut yenilenebilir elektrik kapasitesini yönlendirmek veya ikame etmek yerine, yalnızca hidrojen üretimi amacıyla devreye alınacak ilave yenilenebilir enerji yatırımlarına dayanması gerektiği; bunun uluslararası literatürde “eklenebilirlik” ilkesi olarak tanımlandığı vurgulanıyor.
SHURA, 2021 ve 2025 arasında yayımladığı üç çalışmayla Türkiye’nin ulusal hidrojen stratejisi için öncelik alanlarını, yeşil hidrojen üretim ve ihracat potansiyelini ve son tüketim sektörlerinde öncelikli kullanım alanlarını analiz etmişti; yeni rapor bu üçlüyü tamamlayan, yönetişim ve ekosistem odaklı bir çerçeve sunuyor.
Rapor, hidrojen kullanımında öncelikli sektörler olarak demir-çelik, gübre, kimya ve uzun mesafe taşımacılığı işaret ediyor. Bu sektörlerin hem karbon yoğunluğu hem de Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması etkisi nedeniyle stratejik önem taşıdığı belirtiliyor.
Ayrıca düzenleyici çerçevenin netleşmesi, piyasa mekanizmalarının oluşturulması ve talep tarafının desteklenmesi gerektiği ifade ediliyor. “Hidrojen Bankası” benzeri bir model önerisi, kamu desteği olmadan piyasanın kendiliğinden oluşmasının zor olduğuna işaret ediyor.
Raporun gerçek stratejik mesajı: Teknoloji değil yönetişim eksik
Raporun satır aralarında en güçlü mesaj, Türkiye’de hidrojenin önündeki en büyük engelin teknoloji değil yönetişim olduğu. Elektrolizör teknolojisi mevcut, yenilenebilir potansiyel yüksek, ancak net bir regülasyon çerçevesi, fiyatlama mekanizması ve uzun vadeli yatırım güvenliği henüz oluşmuş değil.
Türkiye için 2035 yılında 5 GW, 2053 yılında 70 GW elektrolizör kapasitesi hedefi dile getiriliyor. 2053’te toplam enerji tüketiminin yaklaşık %15’inin hidrojen ve türevlerinden karşılanabileceği öngörülüyor. Ancak bu hedeflerin gerçekleşebilmesi için finansman, standartlar ve altyapı yatırımlarının eş zamanlı ilerlemesi gerekiyor.

IEA verilerine göre, 2030’a kadar kurulması öngörülen düşük emisyonlu hidrojen projelerine dayalı üretim beklentisi, iptal ve gecikmeler nedeniyle bir yıl içinde 49 milyon tondan 37 milyon tona gerilemiş durumda; bu düşüşün %80’inden fazlasının elektrolizör temelli yenilenebilir hidrojen projelerinden kaynaklandığı belirtiliyor.
Standartlar ve ihracat başlığında rapor, Avrupa’da gelişmekte olan yenilenebilir hidrojen pazarına erişim için sertifikasyon ve izlenebilirlik standartlarına uyumun kritik olduğunu; üretim teknolojilerinden taşıma yöntemlerine, liman ve boru hattı altyapısına kadar tüm değer zincirinin uluslararası standartlarla uyumlu planlanması gerektiğini vurguluyor.
Türkiye gerçekten hazır mı: Potansiyel var, altyapı sınırlı

Türkiye’nin güçlü güneş ve rüzgar potansiyeli, gelişmiş doğal gaz altyapısı ve Avrupa’ya coğrafi yakınlığı önemli avantajlar sunuyor. Ancak mevcut doğal gaz boru hattı altyapısının hidrojen karışımı ve saf hidrojen taşınması açısından teknik ve güvenlik sınırlarının, depolama altyapısının yetersizliğinin ve bazı bölgelerde su kaynaklarına erişim ve su stresi riskinin planlamada mutlaka dikkate alınması gerektiğinin altı çiziliyor.
Hidrojen üretimi için gerekli olan yeni yenilenebilir kapasite yatırımları, iletim altyapısı ve sanayi entegrasyonu sağlanmadan bu potansiyel ekonomik değere dönüşmeyebilir. Talep tarafında zorunlu kullanım kotaları, karbon fiyatlaması veya uzun vadeli alım garantileri gibi araçlar olmadan yatırım iştahının sınırlı kalacağı görülüyor.
Sonuç olarak Türkiye hidrojen konusunda ne geç kalmış ne de erken bir aşamada. Küresel pazar henüz şekillenme sürecinde. Ancak pencere açıkken düzenleyici netlik, finansal mekanizmalar ve sektörel önceliklendirme sağlanmazsa, Türkiye üretici ve teknoloji geliştirici bir aktör olmak yerine yalnızca bir geçiş koridoru rolüyle sınırlı kalabilir.
Firecarrier sorusu
Türkiye yenilenebilir hidrojeni bir sanayi politikası aracına dönüştürüp üretim, teknoloji ve standartlarda oyun kurucu olabilecek mi, yoksa yalnızca Avrupa’ya hidrojen ve türevleri taşıyan bir geçiş koridoru rolüyle mi sınırlı kalacak?
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Türkiye yenilenebilir hidrojende üretim ve teknoloji tarafında oyun kurucu olabilir mi, yoksa geçiş koridoru rolüyle mi sınırlı kalır?
İlgili Haberler
- Türkiye’nin karbonsuzlaşma sürecinde yenilenebilir hidrojenin rolü
- Türkiye elektrolizör kapasitesini 5 GW’ye çıkarmayı hedefliyor
- Bandırma hidrojen vadisi HYSouthMarmara sanayi fazı testi
- Yeşil hidrojen üretimi için özel sanayi bölgeleri önerisi
- Avrupa’nın hidrojen omurgası inşa edilirken Türkiye’nin rolü
- TÜBİTAK’tan yeşil hidrojen için yerli elektrolizör adımı
- Yeşil hidrojen: Türkiye ve dünyada gelişmeler

















