Uzay araştırmaları ve yeni yaşam arayışları, Dünya’daki hayatın ne kadar kıymetli ve korunması gereken bir dengeye bağlı olduğunu daha net gösteriyor. Sürdürülebilir bir gelecek için asıl belirleyici olan ise enerji dönüşümü, iklim mücadelesi ve insanlığın ortak sorumluluk bilinciyle hareket edebilmesidir.
Uzay arayışı ve Dünya’daki yaşamın değeri
İnsanoğlunun evrenin sonsuz uzayında veya başka gezegenlerde canlı hayat arayışları, Ay’a insanlı seyahatler ve Mars’a yolculuk programlarıyla birlikte düşünüldüğünde, bilinen canlı hayatın tek merkezi olan Dünya’da yaşamın bir zaman sonra sürdürülemez hale gelebileceği endişesiyle de ilişkilendirilebilir. Mevcut durumda, en azından Güneş Sistemi içinde, yer küremiz dışında canlı hayata ev sahipliği yapabilecek başka bir gezegen olmadığını biliyoruz.
Bilimin evrendeki bu yolculuğunu izlemek, sürdürülebilir dünya hayalini canlı tutmak açısından güçlü bir motivasyon olarak görülebilir.
Evrende canlı hayat için uygun ortama sahip yeni gezegenler aramak hem bilimsel hem de hayal gücünü besleyen yönleriyle heyecan verici bir süreçtir. Ancak en yakın yıldıza bile ulaşmak ışık hızı ölçeğinde mesafeler gerektirirken, Dünya’daki canlı hayatı korumanın, bitkiler, hayvanlar ve insanlar için bu canlı gezegeni yaşanabilir kılmanın çok daha gerçekçi bir hedef olduğu açıktır. Yeni bir yaşanabilir gezegen bulmak ve bulunsa bile hayatı oraya taşımak, bugün için büyük ölçüde bilim kurgu düzeyinde kalmaktadır. Bu nedenle gelecek nesillere temiz ve yeşil bir dünya bırakma çabası güçlü ve anlamlı bir hedeftir.
Uzay teknolojileri ve sürdürülebilir yaşam motivasyonu
Uzay araştırmaları, içinde yaşadığımız evreni anlamanın ötesinde, dünyamızdaki yaşamın sürdürülebilirliği açısından da önemli katkılar sunmaktadır. Uzay teknolojilerindeki gelişmeler ve inovasyonlar, sürdürülebilir dünya hedefi için yeni teknolojilerin kapısını açmaktadır. Uzak galaksilerin incelenmesi, yıldızlar aleminin gizeminin kavranması ve evrenin daha yakından anlaşılması, yer küremizi ve buradaki canlı hayatın değerini daha güçlü biçimde fark etmemizi sağlamaktadır.
Ancak asıl soru şudur: Dünyamızı korumak konusunda bireylerden başlayarak kurumlar, şirketler, ülkeler ve uluslararası bloklar düzeyinde ne kadar tutarlı ve inançlı bir çaba içindeyiz? Bu sorunun yanıtı, herkesin kendi bulunduğu yerden yaptığı değerlendirmeye göre değişebilir.
Nelson Mandela’nın sözü ve iklim mücadelesinde umut
Yaşamını ırk ayrımcılığına karşı büyük bir cesaret ve inançla yürüttüğü mücadeleyle biçimlendiren Nelson Mandela’nın hafızalarda yer eden birçok sözü vardır. Bunlardan biri, küçük bir yorumla, “Her şey gerçekleşinceye kadar imkansız görünür” biçiminde çevrilebilecek ifadesidir. Bu söz, insanlık için ilham verici olduğu kadar, zorluk içeren her alandaki mücadele için de umut taşımaktadır.
Küresel ısınmaya ve iklim değişikliğine karşı verilen mücadelede bu bakışın ne ölçüde cesaret ve umut vereceği tartışılabilir. Küresel iklim değişikliğinin dünyada yarattığı tahribatın ne kadarının geri döndürülebileceğini ya da durdurulabileceğini düşününce umutlu olmak kolay değildir. Dünya çapında alınan aksiyon yeterince güçlü görünmese de Paris İklim Anlaşması bu alanda umutlu olmak için kısmi de olsa bir zemin yaratmıştır.
Şirketler dünyasında karbon ayak izini azaltma yarışı, hem içerik hem de biçim açısından önem taşımaktadır. Bu süreçlerin tüketici davranışlarını da biçimlendirdiği görülmektedir. Nötr karbon ayak izi hedefi rekabetçi dünyada güçlü bir mesaj taşırken, şirketler için sürdürülebilirliğin bundan daha geniş ve çok katmanlı anlamlar içerdiği de açıktır.
Yenilenebilir enerji olmadan sürdürülebilirlik mümkün değil
Sürdürülebilirlik çabasında enerji üretimi ve kullanımının yanı sıra, enerjinin elde edildiği kaynaklar da belirleyici bir faktördür. Şirketler düzeyinde karbon ayak izini rakamsal olarak azaltma çabasından daha önemlisi, enerji kullanımında fosil yakıtlardan uzaklaşmak ve yenilenebilir enerjiye geçişi hızlandırmaktır. Sanayi üretiminde, temel ekonomik faaliyetlerde, ulaşımda ve ısınmada fosil yakıtların bir süre daha temel enerji kaynağı olacağı anlaşılmaktadır.
Bu sürecin en umut verici yanı, başta İskandinav ülkeleri, Almanya, İngiltere ve İspanya olmak üzere Avrupa’da yenilenebilir enerjinin toplam elektrik üretimi içindeki payının artıyor olmasıdır. Kömür giderek geçmişte kalmış bir enerji modeli haline gelirken, rüzgar ve güneş enerjisi sunduğu avantajlar nedeniyle tüm dünyada hızla yaygınlaşmaktadır. Güneş enerjisi özellikle konutlarda temel enerji kaynaklarından biri olma yolunda ilerlemektedir. Bu alandaki temel itici gücün, pil ve depolama teknolojilerinde sağlanacak gelişmeler olması beklenmektedir.
Türkiye ise hem yenilenebilir enerjinin toplam enerji üretimi içindeki payında hem de elektrik kullanımında yenilenebilir enerjinin artış oranında her yıl daha olumlu bir seyir izlemektedir.
Komplo teorileri yerine iklim gerçeğiyle yüzleşmek
COVID-19’u komplo teorileri çerçevesinde insan eliyle yaratılmış bir pandemi olarak görenlerin sayısı azımsanmayacak düzeydedir. Benzer biçimde, küresel ısınma gerçeğini bir aldatmaca olarak değerlendiren yaklaşımlar da uzun süre dünya gündeminde yer aldı. Ancak bugün küresel ısınma veya iklim değişikliği gerçek midir diye soranların ya da bu konuda ciddi kafa karışıklığı yaşayanların sayısının giderek marjinalleştiği görülmektedir.
İklim değişikliğinin yansımaları artık o kadar açık ve belirgindir ki ülkelerin topyekun bir dayanışma içinde hareket etmesini beklemek doğaldır. Küresel iklim değişikliğine karşı mücadeleyi 21. yüzyılın en büyük mücadelelerinden biri olarak görmek, bireysel, kurumsal ve uluslararası düzeyde kaçınılmaz bir yaklaşım haline gelmiştir.
Sürdürülebilirlik çok katmanlı bir dönüşüm başlığıdır
Küresel ısınmanın ve iklim değişikliğinin ana nedeni olarak görülen karbon ekonomisine, yani atmosfere bırakılan karbondioksit emisyonlarına sınır çekilmesi ve karbonsuz bir ekonomiye geçişin sağlanması, günümüz politikalarına, ekonomik faaliyetlere ve tüketici davranışlarına yön veren ana unsurlardan biri olarak öne çıkmaktadır.
Sürdürülebilirlik birçok farklı başlık içermektedir. Küresel ısınma ve küresel iklim değişikliği, sürdürülebilir dünya için kilit önemde bir ana başlıktır. Bunun yanında atmosferdeki kirlenmenin yavaşlatılması, buzullardaki erimenin durdurulması, içilebilir su kaynaklarının geliştirilmesi, gıdaya erişimde eşitliğin sağlanması, yeşil alanların korunması, ormansızlaştırma ve çölleşmenin önüne geçilmesi, toprak kaybının önlenmesi, doğal yaşamın ve biyolojik çeşitliliğin korunması, nehir ekosistemlerinin yaşatılması, iç denizler dahil olmak üzere denizlerdeki kirlenmenin durdurulması ve aşırı kentleşmeyle ortaya çıkan sorunların derinleşmesine izin verilmemesi bu çerçevenin temel unsurları arasında yer almaktadır.
Paris İklim Anlaşması ve Avrupa Yeşil Mutabakatı etkisi
Küresel iklim değişikliğine karşı imzalanan Kyoto Protokolü ilk aşamalarda umut yaratsa da sonuç olarak beklendiği ölçüde etkili bir uluslararası çerçeveye dönüşemedi. Başta ABD ve Çin olmak üzere yeterli düzeyde güçlü destek bulamadı. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında 2015 yılında imzalanan ve 2016’da yürürlüğe giren Paris İklim Anlaşması ise bir anlamda Kyoto Protokolü’nün yerini aldı. ABD Başkanı Joe Biden’ın göreve geldikten sonraki ilk adımlarından birinin bu anlaşmaya geri dönmek olması, Paris Anlaşması’na yeniden ivme kazandırdı.
2050 karbon nötr hedefine odaklanan Paris İklim Anlaşması’nın en büyük amacı, küresel ısınma artışını yüzyıl boyunca 2 derecenin altında ve mümkünse 1,5 derece ile sınırlı tutmaktır. Avrupa Birliği de mevcut dünya düzeninde en büyük bloklardan biri olarak, küresel ısınmaya karşı kendi oyun planını kararlılıkla uygulamaya çalışmaktadır. Avrupa Yeşil Mutabakatı, Paris İklim Anlaşması hedefleriyle uyumlu, hatta bu süreci hızlandırmayı amaçlayan bir dinamizm taşımaktadır.
COVID-19 sonrası dünya ve yeni sürdürülebilirlik tanımı
COVID-19 pandemisi, sürdürülebilir dünya fikri etrafında daha geniş bir uzlaşı zemini oluşturdu. Sürdürülebilirlik denince yalnızca küresel ısınma ve iklim değişikliği değil, daha kapsamlı bir bakış açısının gerektiği netleşti. Mutasyon geçiren virüslerin ya da gelecekte ortaya çıkabilecek daha karmaşık salgınların insan yaşamını doğrudan tehdit edebileceği gerçeği, pandemilere karşı mücadelenin de sürdürülebilirlik açısından ne kadar önemli olduğunu ortaya koydu.
COVID-19’a karşı verilen mücadele, sürdürülebilir ve yeşil bir dünyanın önemini daha görünür hale getirdi. Pandemi etkilerinin tamamen sona erdiği ya da aşı çalışmaları ve toplumsal bağışıklık sayesinde daha güvenli bir dünyaya geçildiği bir dönemde bizi neyin beklediğini öngörmek kolay değildir. Ekonomileri yeniden canlandırma politikaları, şirketler düzeyinde üretim seferberliği ve tüketici nezdinde yeniden yükselen tüketim eğilimleri yeni riskler doğurabilir.
Yeni dönemde enerji talebinin artacağı ve atmosferdeki kirliliğin önemli nedenlerinden biri olarak görülen hava yolu seyahatleri başta olmak üzere tüm ulaşım trafiğinin yeniden yükseleceği dikkate alındığında, bugün hayal edilen sürdürülebilir dünya yolculuğunun yeniden sekteye uğrama riski de göz ardı edilmemelidir.
Sağlık açısından sürdürülebilir yaşam, ekonomi açısından sürdürülebilir ekonomiler ve çevre açısından sürdürülebilir dünya kavramları birbirini tamamlayan yeni bir sürdürülebilirlik tanımının zeminini oluşturmaktadır. Temiz enerji de sağlıklı bir dünyanın temel anahtarlarından biri olmaya aday görünmektedir.
Yeşil Haber’in sürdürülebilirlik odaklı yayın yaklaşımı
Türkiye’nin yenilenebilir enerji odaklı yayın platformlarından biri olarak Yeşil Haber, iş ve şirketler dünyasında sürdürülebilirlik alanındaki her girişimi ve projeyi önemli görmektedir. Yaratıcı, yenilikçi ve sonuç odaklı girişimlere bu platformda daha fazla yer verilmesi, temiz bir dünya ve yeşil bir çevre için atılan adımların görünürlüğü açısından önem taşımaktadır.
Sadece sanayi üretiminde değil, bankacılık ve turizm başta olmak üzere hizmet sektörlerinde de sürdürülebilirlik politikalarını daha ileri taşıyacak uygulamalar dikkatle izlenmelidir.
Enerji ve sanayi şirketlerinde sürdürülebilirlik stratejileri
Türkiye’de enerji sektörü büyümeye devam ederken, yenilenebilir enerjinin de içinde yer aldığı temiz enerjinin toplam elektrik üretimindeki payı giderek artmaktadır. Bu nedenle büyük holdinglerin ve sanayi şirketlerinin büyüme stratejilerinde enerji dönüşümü belirleyici bir alan haline gelmektedir.
Yenilenebilir enerji yatırımları, enerji verimliliği uygulamaları, temiz üretim süreçleri ve düşük emisyonlu teknolojiler, sürdürülebilirlik yolculuğunun temel bileşenleri arasında yer almaktadır. Gıda, dayanıklı tüketim ve sanayi gibi farklı sektörlerde faaliyet gösteren şirketlerin bu alandaki adımları, kurumsal stratejilerin artık yalnızca finansal performansla değil, çevresel etkiyle de değerlendirildiğini göstermektedir.
Otomotivde elektrikli araç dönüşümü ve fosil yakıtlardan çıkış
Fosil yakıt kullanımının yoğun olduğu otomotiv sektöründeki yenilikleri yakından izlemek gerekmektedir. Elektrikli ve hibrit araçlara yönelik yatırımlar, sürdürülebilir dünya hedefiyle doğrudan bağlantılıdır. Otomotiv sektöründe elektrikli araç üretimine yöneliş hız kazansa da bu dönüşümün henüz erken aşamalarda olduğu açıktır.
Sürdürülebilir dünya hedefi ile otomotiv sektöründe fosil yakıtlardan uzaklaşma hızı arasında doğrudan bir paralellik bulunmaktadır. Otomobil üreticileri elektrikli veya hibrit araçlara ne kadar fazla yatırım yaparsa ve ulaşım altyapısı da bu araçlara uygun hale gelirse, çevre dostu araçların kent yaşamında ve yollarda daha fazla yaygınlaşması mümkün olacaktır.
Necmi Çelik, Yeşil Haber’de İçerik ve İş Geliştirme Direktörü olarak görev yapmaktadır.



















Yeşil Bir Dünya için
Munzur Çayı hep özgür aksın
Kaz Dağlarındaki çiçekler hiç solmasın
İBRAHİM SEVİNDİK
Bu güzel paylaşımınız için çok teşekkürler.