New York’ta Sıfır Atık ve COP31 toplantısında Türkiye, iklim krizini çevre meselesi değil sistem krizi olarak tanımlayarak uygulama, ölçüm ve ortak aksiyon çağrısını öne çıkardı.
Hızlı bakış
- Türkiye, New York’taki toplantıda iklim krizini çevre sorunu değil sistem krizi olarak tanımladı.
- Konuşmada sıfır atık modeli, ölçülebilir sonuçlar üreten bir kalkınma ve dönüşüm aracı olarak öne çıkarıldı.
- Geri kazanım oranının yüzde 13 seviyesinden yüzde 36’nın üzerine çıktığı ve 2053 için yüzde 70 hedefi verildi.
- COP31, yeni kararların değil mevcut taahhütlerin uygulanmasının sınanacağı bir eşik olarak çerçevelendi.
- Sivil toplum ve iş dünyası, dönüşüm sürecinin destekçisi değil kurucu aktörleri olarak tanımlandı.
- Konuşmada su, gıda, enerji ve güvenlik başlıklarının aynı iklim denkleminde birleştiği vurgulandı.

New York’ta, Birleşmiş Milletler yerleşkesi yakınında düzenlenen ve sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla gerçekleştirilen Sıfır Atık ve COP31 toplantısında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un konuşması, klasik iklim söyleminin ötesine geçen bir çerçeve sundu. Toplantıya Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği ev sahipliği yaparken, farklı ülkelerden sivil toplum kuruluşları, iş dünyası temsilcileri ve iklim alanında çalışan paydaşlar da katıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın himayelerinde yürütülen sıfır atık hareketinin de öne çıktığı buluşmada, konuşmalar yeni hedef açıklamaktan çok mevcut krizin tanımı, uygulama eksikliği ve sistem değişimi ihtiyacına odaklandı. Türkiye’nin sıfır atık yaklaşımını yalnızca bir çevre politikası olarak değil, ölçülebilir, uygulanabilir ve küresel ölçekte büyütülebilir bir kalkınma modeli olarak konumlandırması, COP31 öncesinde kurulmak istenen anlatının temelini oluşturuyor.
İklim krizi neden artık çevre değil sistem krizi olarak tanımlanıyor
Konuşmanın en kritik cümlelerinden biri, iklim krizinin artık bir ihtimal ya da uyarı değil, yaşanan gerçeğin kendisi olduğu vurgusuydu. Bakan Kurum, küresel sıcaklık artışının 1,5 derece sınırına hızla yaklaştığını belirtirken, 1992’den bu yana süren uluslararası mücadelenin de esasen bu eşiğin aşılmaması için verildiğini hatırlattı. Buna rağmen aşırı hava olaylarının son 50 yılda katlanarak arttığına dikkat çekildi. Bu çerçevede iklim meselesi; gıda güvenliği, su güvenliği, ekonomi ve toplumsal istikrar ile doğrudan bağlantılı bir sistem krizi olarak tanımlandı.
California’daki orman yangınları, New York’taki ani sel baskınları ve Miami’de yükselen deniz seviyesi gibi örneklerle kurulan anlatı, coğrafyaların farklı olmasına rağmen krizin ortak olduğunu ortaya koyuyor. Bu yaklaşım, Türkiye’nin COP31 sürecinde yalnızca emisyon azaltımı değil, sistemsel dönüşüm söylemini öne çıkaracağını gösteriyor.
Bir balıkçının cümlesi neden verilerden daha güçlü
Konuşmada Türkiye’de bir sahil kasabasında yaşlı bir balıkçının “Eskiden deniz bize bakardı, şimdi biz denize bakıyoruz” sözünün aktarılması, teknik verilerin ötesinde bir anlatı kurulduğunu gösteriyor. Bu ifade, raporların ortaya koyduğu tabloyu somut bir yaşam deneyimi üzerinden güçlendirerek iklim krizinin hissedilen gerçekliğini öne çıkarıyor.

Sıfır atık modeli Türkiye’nin COP31 öncesi ana hattında öne çıkıyor
Türkiye’nin sıfır atık yaklaşımı konuşmada yalnızca bir çevre politikası olarak değil, medeniyet değerlerinden beslenen bir kalkınma ve gelecek modeli olarak tanımlandı. Selçuklu’dan Osmanlı’ya ve Cumhuriyet’e uzanan bir süreklilik içinde ele alınan bu yaklaşım, Türkiye’nin iklim diplomasisinde farklı bir alan açma çabasını yansıtıyor. Bakan Kurum, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde ve Emine Erdoğan’ın himayelerinde yürütülen sıfır atık hareketinin artık küresel bir çevre hareketine dönüştüğünü söyledi.
Bu modelin temelinde kendi kendine yetebilen, kaynaklarını verimli kullanan ve doğaya zarar vermeden üretim yapan bir sistem kurma hedefi yer alıyor. Rusya-Ukrayna savaşı sonrası yaşanan enerji ve tahıl krizleri ile Suriye’de ve Filistin’de süren dramın yarattığı kırılganlıklar da bu yaklaşımın arka planında anılan unsurlar arasında yer aldı.

Ölçemezseniz yönetemezsiniz yaklaşımı nasıl uygulanıyor
Türkiye’de 205 binden fazla bina ve yerleşkede sıfır atık sistemi kurulduğu, 25 milyon kişiye eğitim verildiği ve geri kazanım oranının 2017’de yüzde 13 seviyesindeyken bugün yüzde 36’nın üzerine çıktığı belirtildi. Hedefin 2035 yılında yüzde 60’a, 2053 yılında ise yüzde 70’e ulaşmak olduğu ifade edildi. Ayrıca yaklaşık 25 milyar ambalajın depozito yönetim sistemi ile izlenebilir hale getirildiği aktarıldı. Bu veriler, sıfır atık modelinin yalnızca söylem değil, ölçüm ve izleme temelli bir sistem olarak kurulduğunu gösteriyor.

COP31 neden bir zirve değil uygulama kırılması olarak tanımlanıyor
Konuşmada COP31’in klasik bir zirve olarak değil bir kırılma anı olarak görüldüğü ve bu kırılmanın adının “uygulama” olduğu açık şekilde ifade edildi. 2026 yılında Antalya’da düzenlenecek COP31, bu çerçevede yalnızca diplomatik bir buluşma değil, bugüne kadar alınmış kararların sahada nasıl karşılık bulacağının sınanacağı bir eşik olarak sunuluyor. Yeni kararlar üretmek yerine mevcut kararların uygulanmasına odaklanılması gerektiği vurgulanırken, zamanın daraldığı ve konuşarak vakit kaybedilemeyeceği mesajı verildi.
Bu çerçevede finansmanın somut yatırım mekanizmaları üzerinden ele alınacağı, politikaların ise uygulama takvimleri ile birlikte değerlendirileceği belirtildi. Taahhütlerin ölçülebilir sonuçlarla takip edilmesi ve hesap verilebilirliğin yeni dönemin anahtarı olacağı vurgusu da bu yaklaşımı destekliyor.

Sivil toplum ve iş dünyası neden kurucu aktör olarak tanımlanıyor
Konuşmada sivil toplum kuruluşları ve iş dünyası yalnızca destekleyici değil, sürecin kurucu aktörleri olarak tanımlandı. Güven inşa eden ve toplumla doğrudan temas halinde olan bu yapıların olmadığı bir dönüşümün mümkün olmayacağı açık şekilde ifade edildi. Bu yaklaşım, COP31 sürecinde devlet merkezli bir model yerine çok aktörlü bir yapı kurulmak istendiğini gösteriyor.

İklim meselesi enerji değil su ve güvenlik tartışmasına da evriliyor
Konuşmanın dikkat çeken bölümlerinden biri de gelecekteki çatışmaların doğası üzerine yapılan değerlendirmeydi. Enerji rekabetinin arttığı, gıda güvenliğinin risk altında olduğu ve su kaynaklarının azaldığı bir dünyada, gelecekte savaşların petrol değil su üzerinden konuşulabileceği vurgulandı. Bu ifade, iklim krizinin jeopolitik ve güvenlik boyutunun daha fazla öne çıkacağını gösteriyor.
Bu çerçevede iklim meselesinin artık yalnızca çevre değil ekonomi, güvenlik ve adalet meselesi olduğu açık şekilde ortaya kondu. Türkiye’nin bu sürece bütüncül bir yaklaşımla baktığı, bir yandan yeşil dönüşümü hızlandırırken diğer yandan kalkınma hakkını korumaya çalıştığı ifade edildi.

Sistem krizi ifadesi neyi işaret ediyor
Konuşmada yapılan “iklim krizi artık bir sistem krizidir” vurgusu, yalnızca çevresel bir bozulmaya değil, ekonomik, jeopolitik ve toplumsal dengelerin birlikte değiştiği bir döneme işaret ediyor. Enerji arzı, gıda güvenliği ve su kaynakları gibi başlıkların aynı çerçevede ele alınması, bu dönüşümün çok katmanlı olduğunu gösteriyor. Bu nedenle iklim meselesi yalnızca emisyon azaltımı değil, üretim biçimlerinden şehir yapısına kadar uzanan daha geniş bir yeniden yapılanma süreci olarak tanımlanıyor.
Adil olmayan dönüşüm neden kalıcı olamaz
Konuşmada adil olmayan bir dönüşümün kalıcı olamayacağı vurgulanırken, uygulamaya geçmeyen kararların anlam taşımadığı ifade edildi. Bu yaklaşım, iklim politikalarının yalnızca hedef ve taahhütlerden ibaret kalmaması gerektiğini, sosyal ve ekonomik boyutlarıyla birlikte ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor.
Türkiye’nin COP31 öncesi mesajı uygulama, sorumluluk ve sistem değişimi
Konuşmanın sonunda yapılan çağrı, sadece izleyen ya da eleştiren değil, sorumluluk alan ve sahaya inen aktörler olunması gerektiği yönündeydi. İklim krizinin yönetilebilir olduğu ancak bunun ancak kolektif bir irade ve sistem değişimi ile mümkün olabileceği ifade edildi. Bu çerçevede Türkiye’nin COP31 öncesi kurduğu anlatı, yeni kararlar üretmekten çok mevcut bilgiyi uygulamaya dönüştürmek üzerine kuruluyor.
“Tarih asla kararsızları yazmayacak, bekleyenleri yazmayacak; tarih sadece ve sadece harekete geçip sorumluluk alanları yazacak.”
Bu yaklaşım, önümüzdeki 90 günlük süreçte COP31 etrafında şekillenecek yayın hattı için de net bir yön gösteriyor. Türkiye’nin iklim diplomasisinde öne çıkarmak istediği alan, yalnızca hedefler değil; uygulama kapasitesi, ölçülebilirlik ve çok aktörlü bir dönüşüm modeli olarak şekilleniyor.
Okura soru
Sizce COP31 sürecinde Türkiye’nin en güçlü başlığı sıfır atık, iklim diplomasisi yoksa uygulama kapasitesi mi olmalı?
İlgili haberler
- COP31 Antalya ev sahipliği: Türkiye ve Avustralya uzlaşması
- Murat Kurum, Türkiye’nin COP31 başkanı olarak görevlendirildi
- İklim Ağı COP31 çağrısı: Türkiye’ye kömürden çıkış planı talebi
- Emine Erdoğan, New York’ta Sıfır Atık projesini küresel platforma taşıdı
- Emine Erdoğan’dan Küresel Sıfır Atık Hareketi çağrısı


















