2025’te orman yangınları, kuraklık ve ani seller aynı iklim hikayesinin farklı yüzleri olarak ortaya çıktı. 2026’da ise enerji ve su politikalarının bu yeni iklim rejimine uyumlu hale getirilmesi daha acil bir ihtiyaç haline geliyor.
Hızlı bakış
- 2025’te Türkiye genelinde 6 bin 800 yangın ve yaklaşık 80 bin hektar alan kaybı raporlandı
- MGM raporları bazı bölgelerde yağışların normallerin belirgin altında kaldığını ve meteorolojik kuraklığın derinleştiğini gösteriyor
- Sapanca Gölü’nün su seviyesi kritik eşiklere indi ve iki il susuzluk riski ile karşı karşıya kaldı
- Yenilenebilir enerji yatırımlarının arazi planlaması ve doğa koruma ile entegre edilmesi daha kritik hale geliyor
- Su havzalarının yeni yağış rejimine göre yeniden planlanması ve rezerv alanlarının ıslahı öncelik taşıyor
- Havza bazlı risk haritaları ile entegre enerji planlaması, iklim uyumu ve afet risk azaltımı için gerekli görülüyor
Yangın, kuraklık ve sel: Tek bir kırılgan sistemin üç yüzü
2025’te Türkiye genelinde 6 bin 800 yangın kayda geçtiği ve toplamda yaklaşık 80 bin hektar alanın etkilendiği; bunun yaklaşık 2 bin 800 adedinin orman, 4 bin adedinin kırsal alan yangını olarak raporlandığı aktarıldı.
Öte yandan Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM) yağış değerlendirmeleri, 2024-2025 su yılında ve 2025 sonbahar-kasım döneminde ülke genelinde yağışların normallerin altında seyrettiğini, bazı bölgelerde azalışın çok belirginleştiğini ortaya koyuyor. MGM Alansal Yağış Raporları – Su Yılı Yağış Değerlendirmesi
Karadeniz başta olmak üzere bazı bölgelerde ise kısa süreli, şiddetli sağanaklar sel ve heyelan riskini artırdı; bu tablo, afetleri tek tek başlıklar halinde değil, kırılganlaşan iklim-arazi-suya dayalı sistemin farklı sonuçları olarak okumayı gerektiriyor.
Ortaya çıkan tablo, “yangın”, “kuraklık” ve “sel”i ayrı afet dosyaları olarak değil, bozulmuş arazi kullanımı, zayıf planlama ve iklim krizinin hızlanan etkileriyle örülmüş tek bir kırılgan sistemin farklı sonuçları olarak okumayı gerektiriyor. Orman alanlarının parçalanması, tarım ve yerleşim baskısı, su havzalarındaki plansız yapılaşma ve enerji altyapısının doğa ile kurduğu gerilimli ilişki bu kırılganlığı büyütüyor.
Yenilenebilir yatırımlar ve doğa koruma: Arazi iştahını yeniden düşünmek
Türkiye’nin enerji dönüşümü hedefleri, rüzgar ve güneş ağırlıklı yeni kurulu güçlerin hızla devreye alınmasını öngörüyor. Ancak pek çok projede GES ve RES sahalarının tarım alanlarına, meralara, orman ve hassas ekosistemlere açılması, parçalı ÇED süreçleri ve imar kararları ile birleşince, iklim krizine çözüm olarak sunulan yatırımların yerelde yeni ekolojik baskılar üretme riski büyüyor. Orman içi ve orman kenarı projeler, iletim hatları, yol açmaları ve yangın şeritleri, doğru planlanmadığında yangın riskini ve habitat parçalanmasını artırabiliyor.
Burada asıl mesele yenilenebiliri durdurmak değil, “nereye, nasıl ve hangi sınırlar içinde” sorusuna yeni bir yanıt üretmek. Arazi tahribatını derinleştiren, su havzalarını zayıflatan ve yangın riskini yükselten projeler yerine, mevcut bozulmuş alanlara, sanayi çatılarında ve kent içinde yoğunlaşan, doğa ile birlikte tasarlanmış enerji yatırımlarına öncelik verilmesi gerekiyor.
Firecarrier perspektifi: Araziye yayılmayan yenilenebilir ve risk haritalı enerji mimarisi
Firecarrier bakımından enerji dönüşümünün ana ilkesi, “doğayı enerji projelerine uydurmak” değil, enerji projelerini iklim krizinin gerçekleri ve ekosistemlerin taşıma kapasitesi ile uyumlu hale getirmek olmalı. Bu çerçevede öncelik, bina üstü ve kent içi çatılarda GES uygulamalarının zorunlu ve yaygın hale getirilmesi, sanayi tesislerinin çatı ve cephelerinin öz tüketim amaçlı üretimle donatılması, otopark üstü sistemlerin standart bir uygulama haline gelmesi şeklinde tanımlanabilir. Yüzer GES projeleri, kullanılmayan endüstriyel çukurlar, maden sonrası rehabilite edilecek sahalar ve diğer brownfield alanlar, yeni arazi baskısı yaratmadan yenilenebilir kapasiteyi büyütmek için kritik fırsatlar sunuyor.
Risk haritaları ile entegre bir enerji planlaması ise bu yaklaşımın ikinci ayağını oluşturuyor. Yangın, sel ve kuraklık risk haritalarının, YEKA sahalarının belirlenmesi, iletim hattı güzergahları, trafo ve alt istasyon yer seçimi gibi kararlarla zorunlu biçimde ilişkilendirilmesi gerekiyor. Havza ölçeğinde, orman yangını tehlike zonları, taşkın yatakları ve su stres alanları dikkate alınmadan verilen her enerji yatırım kararı, iklim uyumu ve afet risk azaltımı hedefleriyle çelişen yapısal bir açık üretiyor.
Su havzaları, Sapanca ve yeni yağış rejimine uyum
Türkiye’de son yıllarda yağışlı gün sayısı pek çok bölgede azalırken, kısa sürede düşen şiddetli yağışlar artıyor; yani iklim, eski “sakin ve uzun süreli yağmur” rejiminden uzaklaşıyor. MGM yağış değerlendirmeleri, 2024-2025 su yılı ile 2025 sonbahar-kasım döneminde yağışların normallerin altında seyrettiğini ve bazı bölgelerde azalışın belirginleştiğini ortaya koyuyor. MGM Yağış Raporları
Tam da bu noktada Sapanca Gölü’nün su seviyesindeki kritik düşüş ve iki ilin susuzluk riski ile gündeme gelmesi, su havzalarının yeni iklim gerçekliğine göre yeniden planlanması gerektiğini çarpıcı biçimde gösteriyor. SASKİ, göl seviyesinin kritik eşiklerin altına inmesi halinde devreye alınacak kademeli önlemleri duyurdu. Kaynak
Sakarya Valiliği Kuraklık Kriz Merkezi kararlarında da Sapanca’nın su kotuna ilişkin değerlendirmeler ve yaz aylarına dönük risk vurgusu yer aldı. Kaynak
Rezerv alanlarının ıslahı ve genişletilmesi: Suyu yeni rejime göre tutmak
Bugünün en kritik sorularından biri, yağmur düştüğünde bu suyun ne kadarını gerçekten tutabildiğimiz. Klasik baraj ve gölet mantığı, çoğu zaman taşkın yatağına müdahale eden, akarsuyu beton kanallara hapseden ve yeraltı su beslenmesini zayıflatan projeler üzerinden ilerledi. Yeni yağış rejiminde ise daha esnek, çok katmanlı ve doğa ile birlikte çalışan bir su depolama mimarisi gerekiyor. Bu mimaride, küçük ölçekli yaygın göletler, taşkın ovalarında kontrollü taşkın alanları, ıslah edilmiş sulak alanlar ve havza içi peyzaj çözümleri birlikte düşünülmeli.
Rezerv alanlarının ıslahı, yalnızca mevcut baraj ve göletlerin bakımından ibaret değil. Su toplama kapasitesi yüksek, geçirimsiz yüzeyleri azaltan, toprakta ve vadilerde doğal sünger etkisini güçlendiren geniş bir ekosistem restorasyonu anlamına geliyor. Havza bazlı planlamada, suyu en hızlı tahliye eden değil, iklim krizinin hızlanan dalgalanmalarına rağmen suyu en fazla süreyle tutabilen ve adil biçimde paylaşabilen bir mimari hedeflenmeli. Sapanca gibi kritik havzalar bu yeni yaklaşımın pilot alanları haline getirilebilir.
Su, tarım ve yeşil ekonomi: Krizden uyum yatırımlarına
Kuraklık ve su stresi, yalnızca içme suyu güvenliği açısından değil, tarımsal üretim ve gıda güvencesi açısından da giderek daha sert bir tablo çiziyor. 2025 boyunca pek çok bölgede yaşanan yağış eksiklikleri, ürün rekoltesinde düşüş, sulama maliyetlerinde artış ve çiftçi gelirlerinde belirsizlik olarak geri döndü. Yağış rejimindeki kayma, geleneksel ürün desenlerini ve sulama alışkanlıklarını sürdürülemez hale getiriyor. Bu durum, su verimliliği yüksek üretim tekniklerinin, damla sulamanın, yağmurlama sistemlerinin ve toprak nemini koruyan uygulamaların yaygınlaştırılmasını zorunlu kılıyor.
Yeşil ekonomi perspektifinden bakıldığında su altyapısı, havza restorasyonu ve verimli sulama teknolojileri klasik “altyapı harcaması” değil, iklim uyumu ve ekonomik istikrar yatırımı olarak görülmeli. Yerel üretim, gıda tedarik zinciri ve kırsal istihdam, havza bazlı su planlaması ile doğrudan ilişkili. Doğru tasarlanmış rezerv alanları, sulama kooperatifleri, su verimliliği için finansman mekanizmaları ve su-enerji-gıda bağlantısını dikkate alan politikalar, Türkiye’nin hem iklim risklerini azaltmasına hem de yeni bir yeşil büyüme hikayesi yazmasına imkan tanıyabilir.
Firecarrier notları: İklim uyumu ve adil geçiş için beş ilke
Firecarrier’ın bu tabloya bakışı, afet haberlerini peş peşe sıralayan bir felaket arşivi oluşturmak yerine, yangın, kuraklık, sel, su krizi ve enerji dönüşümünü aynı politik çerçeve içinde tartışmak. İlk ilke, yenilenebilir yatırımların iklim krizine çözüm olurken doğa koruma ve arazi bütünlüğünü zedelememesini garanti altına almak. İkinci ilke, su havzalarının ve rezerv alanlarının yeni yağış rejimine göre yeniden tanımlanması ve planlanması; böylece Sapanca benzeri krizlerin tekrar etmemesi için yapısal önlemler alınması.
Üçüncü ilke, enerji, su ve tarımı birlikte planlayan, havza ölçeğinde entegre risk haritalarına dayalı bir planlama kültürünün yaygınlaşması. Dördüncü ilke, bu dönüşümün finansmanını yeşil ekonomi araçları, adil geçiş fonları ve yerel kooperatif modelleri ile desteklemek. Beşinci ilke ise tüm bu süreçte şeffaflık, katılım ve bilimsel bilginin rehberliği. 2025’in ateşi ve kuraklığı, 2026’da yalnızca yeni hedefler değil, araziye basan, havzayı gözeten, doğa ile uyumlu bir planlama pratiği üretmek için kaçırılmaması gereken bir uyarı işareti olarak görülmeli.
Sizce Türkiye’nin su havzalarını ve yenilenebilir enerji planlamasını yeni iklim gerçekliğine uygun hale getirmek için en acil hangi adım atılmalı? Görüşlerinizi aşağıda paylaşın.
İlgili haberler
- Avrupa ve Türkiye 2025 Yazında Rekor Sıcak ve Orman Yangınları
- Konya’da 684 obruk, Türkiye’nin kuraklık ve yeraltı suyu krizi
- Rize’de 161,8 mm yağış bir günde sel ve heyelanlara yol açtı
- Bugün kaçak, yarın çorak, vahşi sulama su ve enerji krizi
- İklim değişikliği ve su kıtlığına karşı alınabilecek önlemler




















